25 Aralık 2014 Perşembe

O NOEL BABA BURAYA GELECEK!



“ Nerede o eski Noeller nerede o eski şükran günleri. Çoluk çocuk hep bir arada olurduk. Günler öncesinden heyecan sarardı herkesi.”

   Kendi bayramlarımızı unutup, Batı’dan devşirme bu günleri kutlamaya devam edersek, halimiz aynen yukardaki cümleler gibi olacak. Bayramlarımızda adetlerimizi yerine getirmekten kaçınıp, ‘nereye tatile gitsek’ diye düşünenler, yılbaşı geldiğinde tam tersi bir heyecana kapılıyor. Evler süsleniyor, hediyeler alınıyor, eş dost bir araya geliyor. Yahu ne çok özendiniz şu Batı’ya, bitmedi gitti arkadaş! Özenmemiz yetmiyormuş gibi birde Noel Baba’yı Türk ilan ettik. Evet Türk, kıyafeti de ondan kırmızı beyaz. Sadece Noel Baba’yı değil Thanksgiving’i de ( şükran günü) bizden almış olmasın bunlar. Yerli malları haftasından esinlenmiş olabilirler bence. Her çeşit yemek yapılıyor ve herkes doyana kadar yiyor. Araya biraz fark katarak şükran gününe çevirmişler olayı. Halloween’ı da bir yere bağlayayım diyeceğim ama olmuyor. Onu bizden almamışlar demek. Gerçi gerek yok, biz artık cadılar bayramını da kutluyoruz. Çünkü bizde kutlanacak gün yok! Hep kandil hem mübarek gün. Bu yüzden garip kostümler giyip, sokaklarda milleti korkutmaya, cadılar bayramı partileri falan vermeye başladık.

   Ta ilkokul yıllarında aşılanmaya başlanıyor bu yılbaşı mereti. Hatırlıyorum yıl başı çekilişleri yapardık. ‘ Bu bizim adetimiz değil. Gavur adetidir ’, deyip katılmama şansın da yok tabi. Mecburen dahil oluyorsun. Hediye çekilişleri yapılırken, maddi durumu kötü olan öğrenciler düşünülmüyor bile. O çocuk arkadaşına hediye alabilecek mi? Alamazsa o gün okula nasıl gelecek, gelirse ona hediye alan arkadaşı karşısında ne duruma düşecek? Bunların hiç bir önemi yok. Çünkü Noel geliyor! Bu da yetmiyor tüm sınıf rengarenk süsleniyor. Pamuklarla, simlerle, el işi kağıtları ile Noel babalar yapılıyor. Çocuk aklıyla herkes bayılıyor tabi bu eğlenceli güne. Eğitimcilerimiz de Batı’nın adetini yüksek dozda enjekte ederken hallerinden çok memnundur. Çünkü modern ve laik çocuklar yetiştiriyorlardır onlar. Zaten kurban bayramı katliam, ramazan bayramı da şeker toplama bayramıdır. Kandiller mi onlar da yobaz işidir!

   Ne zaman Noel gelse yurt dışında yaşayan ilkokul çağındaki Ömer gelir aklıma. Hummalı şekilde hazırlıkların yapıldığı bir Noel zamanı, Ömer sınıftaki bütün arkadaşlarına gidip “ Santa yok ki Santa yok ki. Sizi kandırıyorlar “, diyor ve bunu bütün okula yayıyor:)Tabi yıllardır Santa’nın var olduğuna, kendilerine hediyeler getireceklerine inanan çocuklar başlıyorlar ağlamaya.  “ Öğretmenim Ömer Santa’nın olmadığını söyledi ”, diye ağlamaya başlayan çocukların üzerine olay Ömer’in velisine intikal ediyor. Öğretmen annesine “ Bu sizin inancınız anlıyorum ama lütfen oğlunuza  durumu izah edin ve arkadaşlarına saygılı olmasını söyleyin ” diyor. Neyse ki olay bir şekilde tatlıya bağlanıyor ve tebliğ görevine erken yaşta atılan Ömer arkadaşlarının gönlünü alıyor:) Bizde böyle bir şey olsa, öğrencilerden biri çıkıp “ Bunlar bizim adetlerimiz değil, Müslümanlar yılbaşı kutlamaz”, dese okulda kıyamet kopabilir. -Kim bu yobaz çocuk, sistem neden yetersiz kalmıştı bu çocuğa karşı. Tiz zamanda modernleştirip ehlileştirilmeliydi bu kafa- Müslüman ülkede çocuklar Noel kutlarken, şükürler olsun yurt dışında Santa’nın olmadığını söyleyenler var:)

   Siz balkonlarınıza Noel baba asmaya, evlerinizde çam ağacı süslemeye devam edin.  Fakat bunları yaparken özentilikten uzak, kendi adetlerini yerine getirmeye çalışan, Müslümanları da rahat bırakın. Nuri Pakdil’in “Boynumuz ağrıdı Batı’ya bakmaktan”, sözünü gün geçtikçe daha da haklı çıkartıyoruz. Hatta ağrımanın da ötesine geçti. Artık kireçlenmeye başladı hem boyunlar hem kafalar. Noel Baba Müslümanmış deseler bizimkiler kutlamayı bırakır aslında da neyse...

#Noelikutlamıyoruz!

6 Ekim 2014 Pazartesi

BENDEN DUYMUŞ OLMA DA...


İnsan ne acayip bir varlık. Çözülmesi en zor denklem. Çözebildiğimizin yanı sıra çözemediklerimiz de var şu hayatta. Farkettimki benim de hayatımda hangi kafaya hizmet ettiklerini anlamadığım bir takım insanlar var. Karakterlerinde bazı sorunlar olduğunu anladığım fakat bunu yüzlerine söyleyemediğim için hayatımdan çıkaramadığım insanlar. Söylenecek şeyler olsa söyleyeyim ama değil. Koca koca insanlar olmuşlar hala yalan söylemeye devam eden hala arkadaşım dostum dediği insanlar yanında eziklik psikolojisine giren kafalar bunlar. 

Bir insan neden yıllardır tanıdığı kişiye kendini farklı tanıtmaya çalışır? Zengin gözükme çabaları, ortam kızıyım havaları, entelim, dünya görüşüm var tavırları... Kendisini takvadan ölüyorum moduna ayarlamış ama kafede erkek kesen gördünüz mü siz? Ben gördüm. Kimsenin imanı hakkında yorum yapmak haddimize değil. Öyle insanlar varki dış görünüşüne bakarsınız yargılarsınız ama belkide o kişiden Allah cc. razıdır bilemezsiniz.

Fakat ne olur bana elinde araba anahtarını gördüğü erkeğe tav olacak kız dindarlığı yapmayın! Ortamların fetva söz konusu olunca akıl danışılacak kişisinin dindarlığı kafelerde elimizde kalıyor sonra.   Yalanları görmemezlikten geliyor, yüzünüze vurmuyorsak bu ailemizden aldığımız edeptendir. Yoksa çocuğun bile yutmayacağı numaraları yediğimi sanacak kadar zihinsiz olmadığımı elbette çok iyi biliyorsun/uz. 

Kafa yapısı bu olan insanların bolca arkadaş çevresinin olmasına da bi mana veremiyorum. Bu yalan dolan, kendini olmadığı biri gibi gösterme çabaları hep benim yanımda mı gün yüzüne çıkıyor. Havalı, insanlara yüksekten bakan biri olsam yanımda böyle davranmaya mecbur kalıyordur/lardır belki diyeceğim ama olmadığımı beni gerçekten tanıyanlar bilir. 

Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin diye boşuna dememiş Megastar Tarkan:) Misal en yakın arkadaşımın arabası var ama benim istanbulkartım var:) Gocunuyo muyum bundan? Hayır! Bir yere gittiğimizde o arabasına biner gider ben otobüsüme. Bunun için aşağılık psikolojisi yaşayacak kadar karaktersiz biri değilim hamd olsun. Ama yaşayanlar var malesef. Yapmayın arkadaşlar bu eziklikle yaşanmaz. İnsanın önce arabası değil karakteri olmalı. Malı mülkü olup havalı mekanlara gelip yemek yemekten haberi olmayan insanlar da gördük biz:) 

Son sözüm, başlık Buşracığıma armağanımdır;)

2 Eylül 2014 Salı

6. HİS






Halini ince bir kağıda yazsam
Mürekkep kan olur oluk oluk
Sessizliğinde boğulmuş olan kalbinin
Açık giden gözlerinden okuyorum
Tek isteğin
Bulmaktı O'nu
Ve huzuru...



30 Ağustos 2014 Cumartesi

VOL X






İçi boş bir sabaha uyandım
Sağımdaki ve Solumdakinin
Dolduracağı bir sabaha
Ne yalnız sağdaki
Ne de soldakiyim
Ben sadece doldurulacak o defterin
Tek sahibiyim...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

WHO İS MR. EKMEK İÇİN EKMELEDDİN?

Allahını seven şu adamların üzerine biraz feraset atsın lütfen plz. Arkadaş adamların kaderi ya valla kaderi değişmiyo yani bence kurşun döktürsünler :) O slogan nedir? Hangi zekadan çıktı? Anlıyorum paranız yok reklam kampanyası yaptıramıyosunuz ama zeka ürünü bi iş için çok zekaya gerek yok sayın partililer. (Birazdan parasını verip rezil olan markalardan da bahsedicem)



Bir Ak Partiliden çıkmış bu slogan deselerdi tam bir zeka ürünü derdim ama gidip ciddi ciddi İhsanoğlu için bu çalışmayı yapmışlar. O ekmekte bildiğin paint! Pr ajansı da " Yeteri kadar konuşulduğuna göre iyi bir çalışma olmuş." açıklamasını yapmış. He çok iyi çalışma millet adamla dalgasını geçti bi güzel. Sonra da Tayyip Erdoğan'ın karşısına böyle mi çıkıyor dediler. Bu millet Erdoğan'dan bıktı ayağına bu kadarda boş verilmezki canım.  Peki bu çalışmayı İhsanoğlu'nun oğlunun da aralarında olduğu bir grup genç iletişimcinin yaptığı duyumu geldi mi kulağınıza? :) Ki çocuk iletişimci değil. Allah'tan değil intihar ederdim, bileklerimi keserdim :) Küçükken babası zorla bakkala ekmek almaya yollamış kendisini o da intikamını aldı bence :)

Ülke çapındaki tüm reklamcıları şoka sokan bu sloganı bir kenara bırakıp zekasız diğer sloganlarla devam ediyorum:

Muratbey: ' Peynire zeka kattık! ' Uzay çağına geçtikte benim haberim mi yok! Beyinler kapsülleştirildi ve ürünlere mi katılıyor! Arkadaşlar lütfen Allah rızası için sektörde boşa yer kaplamayında bize de yer açılsın. Adam burgu peynir yapıyo. Şekli burgu diye peynire zeka kattık diyo. Bu mudur! Ucuza getiricez diye dandik reklam ajanslarını seçiyosunuz ama bu işleri müşteri olarak nasıl kabul ediyosunuz benim aklım almıyo.




Bizim milletin mizah anlayışına bayılıyorum.



Kaçak çaylı versiyonu da iyiydi :))

Bir başka reklam sektörü maceram daha var onu da başka sefer anlatayım artık... 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

BEN DÜNYANIN EN GÖZEL GARISIYIM SENDROMU

Böyle bir sendromun olduğundan haberiniz yoksa etrafınızdaki bazı kızları daha dikkatli inceleyin derim. Bir ortamda kendisinden daha güzel kızlar varsa krize giren aman ne yapsamda dikkatleri üzerime çeksem diye didinen kızlardan bahsediyorum. 

İnsanların psikolojik durumlarını incelemeyi çok seviyorum elimden gelse çocukluklarına inicem bi sandalyeye oturtup:) Geçen yine bir ortamdayım dedim psikolojik bir inceleme yapayım. Farkettimki bazı kızlar kafayı yemiş. Etrafında kendisinden güzel kızlar olduğunu farkedince salon kadını havasından çıkıp, ayağındaki ayakkabıyla kovalayacak dereceye gelebilecek kadar manyamış durumda bazıları. 

Ortalıkta salınmaya başlamalar, kendini göstermeye çalışmalar, ben de burdayım demeler... Sanırsın Monacco prensesi. Ucuzlukta sınır tanımayanlar ltd şti ceosu olacak haberi yok. Bunun adı özgüven yada kadınlık içgüdüsü falan diyenler olabilir hiç kusura bakmayın bu bildiğiniz eksiklik. 

Böylelerini bit pazarına götürsen iyi para eder ama kendilerini antika eşya sanıyolar o ayrı :) Evrene mesaj yolluyorum bu kızlar benden uzak olsun hiç çekemem öyle bozuk para karakterli tipleri dayanamam harcarım (oruçlu kafa espirisi) :-)))))

Neyse şu an annem Bruno Mars dinlediğimi duysa "Mübarek ramazan günü yazıklar olsun! O gevur müziğini dinliyosun, aç iki satır kuran oku." Der :) Ki haklı kadın! 

Who cares  baby ı think ı wanna mary u mary u mary uuu dont say no no no just say yeah yeah yeah... :) 



20 Nisan 2014 Pazar

TOM A LA FERME !


Film festivalinden son izlenimlerimi Tom Çiftlikte'den bildiriyorum...



Festivalde filmlerin fragmanlarını izlerim gitmeden önce genellikle yada konusunu okurum ama bazı filmleri es geçebiliyorum.Tom Çiftlikte'nin de fragmanını izlemiş fakat konusunu okuma gereği hissetmemiştim. Fragman çok güzeldi birde festivalin yıldızlı filmlerinden biri olunca dedim tamam budur:)

Film günü bilet almak için sinemaya vardığımda biletler bitmişti. Kaderimdir benim stres yaşamadan sevinç yaşayamam. Öyle durup dururken pat diye sevinçlerim çok yoktur benim.

 Salonun durumuna göre ek bilet satışları olacağı için adımı yazdırdım ve beklemeye başladım. Arada kitabımdan kafamı kaldırdığımda bekleyen erkeklerin çoğunluğunun dar pantolonlu, ince sesli ve garip yürüyüşlü olduğunu farkettim. İç sesim dediki; "Allah Allah genelde festivale gelenler ilginç tipler olur fakat burda daha değişik bir durum var sanki. Niye bunlar hep gay gibi yahu!"

Saat 13.30'a vurduğunda ekstra biletler satışa çıkmış ve görevli kız şanslı isimleri söylemeye başlamıştı. Tabi ben burada kesin bana çıkmaz diye düşünüyorum ama aynı zamanda nedenini bilmediğim bir his var içimde filmi seyredeceğime dair. Tam o sırada orada bulunan hatunlardan biri "Bende fazla bilet var ama acaba kim ister?" Demez mi. Ben de tam kadının yanındayım. Ya bana bilet kalmazsa düşüncesi ile adrenalinim tavan yapmış durumdayken kısık bir sesle "Aslında ben alabilirim ücreti size verip." Dedim. Kadın hem bileti uzatıyor hemde "Aa olur mu öyle şey lütfen." Diyordu. Şok oldum! Fazla biletini bana hediye etti. Üstelik oldukça nazik bir tavırla ve beni sahiplenircesine görevliye biz birlikteyiz dedi ve filmi yanyana izledik. İnsanlık ölmemiş hala yaşanabilir bir dünyanın içerisindeyiz...


Gelelim filme... Salonda beklerken aklımdan geçen "Bunlar neden gay gibi?" sorusunun cevabını yavaş yavaş alıyordum galiba! Bizim Tom iş yerinden çoookk yakın olduğu arkadaşı öldüğü için cenazeye katılmak üzere ailesinin bulunduğu çiftliğe gelmişti. Fakat ortada ve Tom'da bir gariplik vardı. Ölen genç adam Guillame Tom'un iş arkadaşı gibi değilde başka bişeyi gibiydi sanki! Guillame'nin tişörtünü koklayarak uyumalar falan... Tabi ben hala hüsnüzann yapmanın doruk noktalarında dolaşıyorum o an " Ayy canım ne çok seviyomuş bak" falan diyerek:) Fakat aynı zamanda Tom'da başka bir gariplik daha var. Aşırı derecede yakın hissettim kendime böyle bi kadınsı bir ürkek çekingen Allah Allah:) Ve en sonunda en azından kendi ağızlarıyla söylemeden  farketmiştim. Tom Guillame'nin sevğilisi idi! Bu durumdan Guillame'nin annesi değil fakat piskopat abisi haberdardı. Zaten bu yüzden de ürkek ceylan Tom'a yapmadığını bırakmadı.

Bu kadar dedikodudan sonra gaylerin yoğun ilgi gösterdiği filmin teknik muhteşemliğine dair şunları söyleyeblirim; Tom yani Xavier Dolan 25 yaşında genç bir yönetmen aynı zamanda da oyuncu. 




Bu filmde de hem yönetmiş hem oynamış. Görselliğin devleştiği filmde, filmi seyrederken bu kadar yakışıklı bi adam saçlarını neden sarıya boyatır diye düşünürken sizi rahatsız eden o ayrıntının bir süre sonra muhteşemliğe dönüştüğünü görüyorsunuz. En azından benim için öyle idi. Filmdeki çiftlikte sonbahar mevsimi hakimdi. Sonbaharın sarısı Tom'un saçları ile o kadar bütünleşmiştiki tam bir görsel şölendi. Mısır tarlasında, ağaçların dökülen yaprakları arasında Tom dolaşırken o saçlar siyah olsa bu etkinin yaratılamayacağını anlıyorsunuz.




İkinci muhteşem şey Xavier Dolan'ın oyunculuğu. Umarım gay değildir( gaymiş az önce öğrendim:( ) çünkü öyle ise oyunculuk değil gerçeklik olacak. Bir takım fiziksel davranışları taklit ederek gay rolü oynanabilir fakat burda başka birşey vardı. Öyle bir hissettiriyorki o kadınsı hissi şok oluyorsunuz. Nasıl bu kadar iyi olabilir düşüncesi aklımdan çıkmadı film boyunca. Görüntü erkek ama hissiyat, tepkiler o kadar kadınki neredeyse ayakta alkışlayacaktım adamı :) Yukarıda yazdıklarım bir başarı olamaz tamamen o zaman adam gay sonuçta:) 



Üçüncü muhteşem şey müzikler idi. Çok iyi seçilmiş olan bu müzikler sonbaharın o dinğinliği ile birleşince alıp başını gitme hissi uyanıyor insanda.Film seyirciyi bi yandan geriyor bir yandan da müzik ve sonbahar ile rahatlatıyordu.Guillame'nin abisi ile Tom arasındaki mücadele ve Tom'un çiftlikten kaçıs eğilimleri  psikolojik bir baskıya dönüşüyor ve burda gerilim tavan yapıyor. 

Gelgelelim film çok saçma bitiyor ve öyle sizi sarıp sarmalayan vovv ne müthiş bir senaryo dedirten herhangi bir durum yok. Festival filmlerini sevenler Xavier Dolan ve görsel kalitsinden ötürü filmi seyredebilir ama;)



10 Nisan 2014 Perşembe

HUMUS'A DÖNÜŞ, BASSET'E SELAM ...

Ladies and gentleman İstanbul Film Festivali başlamış bulunuyor.Bu yılda acayip filmler mevcut festivalde.Eğer beyaz perdeye ve festival filmlerine karşı bir ilgim alakam var diyorsanız muhakkak bir bakın derim.

Entelektüel kız mesajımı aldınız herhalde festivalleri falan takip ediyorum gördüğünüz gibi. Daha ne olsun! Entelektüel kızların evde kalma potansiyeli yüksekmiş öyle diyorlar ona göre iyi karar verin; entelektüel olmak yada evde kalmak:)

Birazcık entel hava soluyayım diye çarşamba günü taktım koluma çantamı festivalin yıldızlı yapıtlarından biri olan İda'yı seyretmek üzere yola koyuldum. Ama tabi sizin istemenizle olmuyor birde bunun nasip olmaması durumu var. Kim bitirdi hacı o İda'nın biletlerini kiiiiimmmm:/ Bana uygun olan tek bir saat var ve onun da biletleri bitmiş:(

O kadar yol gittikten sonra geri dönmek olmaz diye hemen karşı pasaja geçip Suriye'yi anlatan bu sene tekrardan gösterilen Humus'a Dönüş ( The return to Homs) filmini izleyeyim dedim. Documentary olan bu yapıtı seyrederken tüm duygularım birbirine girdi. Suriyeli yönetmen Talal Derki savaşın ortasında çekmiş bu belgeseli. Belgeseli izlerken yönetmenin başarısını düşünemedim malesef çünkü orada yaşananlar fırtınalara sebep oldu bende. 

Humus'ta ilk önce pasif direniş yapan fakat Esed'in zalim rejimine karşı pasif direnişin yetmeyeceğini anlayınca da silahlanan bir grup genç üzerinden ordaki durumu ele alıyor yönetmen. Suriye'yi, Humus'u, oradaki halkı son olarakta direnişçi grubun şartları ve yaşantıları gözler önüne seriliyor. Humus'ta bazı mahalleleri korumak için harekete geçiyor Basset ve arkadaşları. Her geçen gün yoldaşlarını, ailelerini ve sevdikleri yerleri kaybediyorlar. Fakat tüm olan bitene rağmen Humus'a dönüp orada kalanları korumaya kararlılar ve hiç bir zaman umutlarını yitirmiyorlar.

Basset bir sahnede viraneye dönen evine geliyor ve "Burası benim uyumayı en sevdiğim yerdi." Diyor. Bir başka sahnede ise Basset'in arkadaşlarından biri kendi evine gidiyor ve mutfakta kupasını buluyor."Bu benim en sevdiğim kupaydı bununla aynı desende birde tişörtüm vardı." Diye mırıldanıyor. Bu sahneleri seyredince bir an onların yerine koydum kendimi. Acaba ben o durumda hala bunları söyleyebilecek kadar ümitvar olabilir miydim. Tüm o yıkılmışlık içinde kendilerini mutlu edecek olan parçaları arayıp buluyorlardı. Kimi kamerasına, kimi kupasına kimide odasına bakıyordu. 

Filmdeki dış ses şöyle sesleniyordu bizlere; "Bu şehri en kötü kabuslarımda bile böyle hayal etmemiştim ben!"

Şehrin en sevdiğiniz yerini düşünün; Galata'yı, Kızkulesi'ni, Rumelihisarı'nı,Boğaz'ı... Yada evinizin en sevdiğiniz köşesini; yatağınızı, pencerenizin kenarını... Sonra tüm bunların bir anda yıkıldığını, yitip gittiğini.

O insanlar tamda bunu yaşıyor. Herşeylerini kaybetmiş durumlar. Geriye sadece inançları kalmış ve onunla Yaradana sımsıkı sığınıyorlar.

Belgeselin sonunda Talal Derki seyirciyi selamlamak ve soruları cevaplamak için sahneye çıktı. Seyircilerden biri "İlk başta pasif direniş görüyoruz filmde fakat daha sonra silahlanıyorlar. Pasif olarak direnişlerine devam edemezler miydi?" Diye bir soru sordu. Talal Derki o kadar güzel bir cevap verdiki. Burdan tüm dünyada zülum altında olan müslümanların direnişlerine karşı 'ama' ile başlayan cümleler kuran 'insanlara' gelsin bu cevap; " Oradaki durumu gördünüz. İnsanlar eşlerini, çocuklarını, yakınlarını kaybediyorlar. İşkenceler yapılıyor. Ben Suriye'den çıkmayı başardım. Eğer çıkamasaydım ve çocuğuma birşey olsaydı dünyayı karşıma alabilirdim. Herhalde böyle bir durumda Kofi Annan'ın yada Birleşmiş Milletler'in gelip sizi korumasını beklemezsiniz. Bu oldukça fantastik bir durum olur herhalde!"

Belgeselde çok can alıcı kesitler var ama izleyenler olur belki diye yazmıyorum. Mesela UN'den bir ekip geliyor güya insanlar ne durumda diye bakmak için. Fakat ekip gidene kadar hiç bir şekilde atış yapılmıyor, insanlar ölmüyor. Bu da insan haklarının Müslümanlar hariç kısmını birkez daha doğruluyor.

Basset ve arkaşlarından hayatta kalanlar sadece üç kişi. Basset bunlardan biri ve hala Esed zulmüne karşı direniyor. 

Ülkemizde savaşa meraklı olanlara bu belgesel izletilmeli ve bunları yaşamak ister misiniz diye sorulmalı!

Rabbim zulüm altında olan tüm müslüman kardeşlerimizin yardımcısı olsun ve onlara zulmedenlere de Kahhar ismi ile muamele etsin!

Suriye'deki direnişi gerçekliğin içinden bize aktaran Talal Derki'ye sonsuz teşekkürler.Kendisinin de dediği gibi internette binlerce video var Esed zulmünü anlatan fakat bazı insanlar hala duyarsız belki Derki'nin ödüllü olan bu belgeseli biraz daha etkileyici olur.




10 Şubat 2014 Pazartesi

BENDEN ÖNCE BENDEN SONRA

Allahımmm o eski yazılarım nedir öyle tam bir facia tam bir hayal kırıklığı :) Blogun istatistikler kısmına girince eski yazılarımdan bir kaçının okunduğunu gördüm. Tıklayıp ne yazmışım diye bakayım dedim bakmaz olaydım :) Yarabbiiii hayat insanı ne kadar değiştiriyor yahu! Kişisel gelişim sürecim oldukça ergenceymiş yanlız bu acı gerçeği de farkettim:) Blog yazmaya başladığımda yirmibir yaşlarımda olduğumu düşünürsek daha körpecikmişim vurmayın hemen kırbacı. 

Üstad Bediüzzaman eski Said yeni Said der ya, ben de önceki yazılarımı okuyunca bayagı bayagı milattan önce milattan sonra durumlarım olduğunu anladım. Ne içi boş gereksiz yazılar yazmışım. Olsun ama geçmişimi inkar edemem demekki biraz havai biriymişim:)

Sanırsın biri blogumu hacklemiş ve biryerden sonra o yazmaya devam etmiş. Yazılar o kadar ciddileşmiş düşünün artık. İyidir iyidir demekki olgunlaşmışım. 

Ama itiraf ediyorum dayanamadım birkaç tanesini sildim. O nedir arkadaş öyle yazı değil bildiğin ortaokul günlüğünden alıntılar. Bir tek monitörle klavye arasında gül kurutmadığım kalmış:)

Ama benim öyle arabeskin dibine vurmuş bir defterim de vardı ortaokul zamanında :( Ben bayağı ümitsiz vakaymışım sonradan Allah bana acımış sanırım. Hüsnü zan yapın. Yazmayı seviyodum bunlar hep ondandı bi kere:) O iğrenç şiirimsi şeyler, garip garip sözler, hayranı olunan ünlünün resmini yapıştırmalar...

Ortaokul yıllarım hatrıma gelince vaziyeti ahvalim aynen bu:D




Iyyyy tüylerim diken diken oldu. Hepimiz olmasak bile çoğumuz bu yollardan geçtik. Ben yapmadım diye kenara çekildiğinizi hisseder gibiyim:) Annemizin karnından kul olarak doğduk cool olarak değil herhalde hayret bişey:)

O zamanın garip garip sözlerinden bir kuple;

Biz sosyetenin mermer taşlarında dansetmeyi bilmesekte yaralı kalbimizle ölesiye sevmesini biliriz.

İstanbul seni sen olduğun için değil sevdiğim sende olduğu için seviyorum.


Bir ben varmış benden içeri bildiğin Kıro :)

6 Şubat 2014 Perşembe

DİJİTAL ÇAĞIN MUHABBET FEDAİLERİ

Sözler Köşkü, Çınaraltı, Hayalhanem ve Çay House... Bu isimleri daha önce hiç duydunuz mu bilmiyorum ama ben birkaç ay öncesine kadar hiç duymamıştım. Neymiş bu Sözler Köşkü diye Google'da search etmeye başlayıp birkaç gencin sohbetleriyle karşılaşınca kim olduklarını ve ne yaptıklarını gördüm. Sonrası bağımlılık yapıyo:) Hadi şu sohbeti de dinleyeyim diye diye neredeyse tamamını dinledim diyebilirim. 

Neyse konumuz ben değil, konumuz bu gencecik adamların hepimizin yapması gereken ama yapamadığımız ve bence Allah'ın onlara lütfettiği ağır ama en güzel davaları. Bu arkadaşlar İzmir, Mersin, Ankara ve Bursa'da yukarıda ismini saydığımız mekanlarda özelikle gençlerin imanlarını kurtarmaya yönelik önce Kur'andan sonra da Üstad Bediüzzaman'ın Risalei Nur Külliyatı'ndan sohbetler veriyorlar. Ama öyle sıkıcı, on dakika afakanlar bastıran cinsten değil. "Sohbetin afakan bastıran cinsi mi olurmuş." dediğinizi duyar gibiyim. Fakat alın bi genci önünüze on dakika din diyanet adına birşey anlatmaya çalışın halden hale şekilden şekile girmezse ondan sonra konuşalım:) Herşeyi çabucak tükettiğimiz, hemen sıkılıp değiştirdiğimiz bu çağda bu genç arkadaşlar "Nasıl yaparızda sıkmadan, eğlendirerek iman hakikatlerini anlatırız?" sorusunun cevabını bulmuşlar. 

Evet onlar bana göre bu çağın dijital kahramanları. Çünkü sadece adını saydığmız şehirlerdeki gençlere değil, sosyal medya üzerinden tüm dünyadaki gençlere ulaşıp, kalplerinde yer edinmedinin yolunu bulmuşlar. Herşeyin teknolojik olduğu, gençlerin imanlarının köreldiği, kalplerinin yanğın yerine döndüğü bu devirde daha başka nasıl bir yol izlenebilirdiki. 

Sohbetlerinde kullandıkları dil, başlık olarak seçtikleri cümleler o kadar iyiki reklamcılık mezunu biri olarak şunu söyleyebilirim, hedef kitlelerini can evlerinden yakalayabiliyorlar:) İman ve İslam adına birşeyler yapılınca Allah yardımcıları oluyor tabii. Örneğin, sohbetlerinden birinin başlığı; Şebnem Ferah'ın şarkısı olan Deli kızım uyan. Atesit gençlerden biri birgün bu şarkıyı dinlemek için Youtube'a adını yazınca bu sohbet çıkıyor ve karşısında sakallı bir adam gören ateist genç merak edip sohbeti tıklayınca bu vesile ile Müslüman oluyor. Dost Tv'de program yapan bu arkadaşlar daha birçok gencin imanının kurtarılmasına yardımcı olmuş ve olmaya devam ediyor.

Bizzat yaşadığım, çevremde bu arkadaşların vesile olduğu durumlar da var ama onları paylaşamıyorum tabii:) 

Etrafımızda görüp ah vah ettiğimiz gençlerin hallerini düzeltmelerine vesile olmak için canla başla çalışan bu arkadaşların yaptıklarından daha güzel ne olabilirki. Twitter'da, Facebook'ta binlerce takipçileri var. Youtube'da bir sürü videoları var ve sınırları aşıp kalplere girme yolunda durmadan ilerliyorlar.

Biz ne yapıyoruz? Ben kendime bu soruyu sorduğumda malesef 'hiç' cevabını alıyorum. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bence dünya üzerinde İslam ve iman hakikatlerini az da olsa bilip birilerine anlatmak için çabalamadan yaşamak çok elzem bi durum.  

Eskilerin ne şartlarda dinlerini yaşamaya çalıştığını düşününce "Rabbim bunca teknolojiyi neden nasip etmiş?'"diye düşünmek lazım. İnternet boşa vakit harcayalım diye değil tam olarak bu arkadaşların ve diğerlerinin yaptıklarını yapmamız için var. İspanya'da Müslüman olan bir adam kendince bir internet sitesi kuruyor ve eskiden bir Hristiyan olduğu için kafa kurcalayan soruların hepsine kendi diliyle cevap veriyor. Sayısını tam hatırlamıyorum ama küçümsenmeyecek miktarda birçok kişi bu site vesilesi ile kafasındaki sorulara cevap bulup Müslüman oluyor. 



Her çağın kendine göre bir dili var ve bu çağın dilini yakalamış olan bu arkadaşlara çok dua etmek lazım. Allah yollarını açık etsin, çoğaltsın. Ama çoğalmak malesef çokta iyi birşey değil. Aslında az olsunlar öz olsunlar ama ihlaslarını kaybetmesinler, enaniyetten uzak kalsınlar. Bizlere de bu yolu nasip etsin Allah(c.c). 

Kendilerini birazcık araştırıp şevklenmenizi öneririm;) E hadi ben size bi kıyak yapıp bir iki favori video paylaşayım genşler;) Haydi AŞK ile seyredelim:)



Ne kadar seversen sev iki kişilik kabir yok!



Aşk neden can yakar:)


Aşık da mı olmayalım?


2 Ocak 2014 Perşembe

ŞÜKRETTİREN FİLM

Yapım yılı 2012 olan Erdem Tepegöz'ün Zerre filmine benden  başka 'şükrettiren film' benzetmesini yapan olmamıştır heralde. Altın Portakal Film Festivali'nden dört, Malatya Film Festivali'nden ise iki ödül ile ayrılan Zerre filmi adından çok fazla söz ettiren, sizi bilmem ama benim izlenilecek filmler listeme girmiş yapımlardan biriydi.




Geç dahi olsa filmi seyretme fırsatı buldum ve ödüllü film yapmak için acayip paraya, çok yaratıcı bir konuya ihtiyaç var tabusunun yıkıldığını birkez daha gördüm. Bu kadar çok ödülü layık etmiş midir etmemiş midir orasını uzman olmadığım için bilemeyeceğim ama bana kalırsa biraz abartılmış sanki:)

LOŞ VE TOZLU 

Filmde hasta kızı ve annesiyle yaşam mücadelesi veren bir kadının hayatı konu ediliyor. Öyle acayip olaylar zinciri yok, görsel efektleriyşe 'woww' dedirten bir hali de yok. Oldukça naif ve basit. Baştan sona karanlık, loş ve tozlu bir film. Epey başarılı olan bu konsept ise sanat yönetmeni Azeri Tora Aghabayova’ya ait. Film garip bir şekilde sizi içine çekmeyi başarıyor. Seyrederken ' tamam şimdi acayip bi olay olacak.' Diye bekledim durdum ama olmadı:) Hem sıkmadan filmi izletmeyi başaran hem de bişeyler olacak havasını yaratan bu film garip bir şekilde sizi içine çekmeyi başarıyor.




BAŞARI AYRINTIDA MI GİZLİ?

İstanbul'un unutumuş semtlerinden birinde yaşam mücadelesi veren kadın öyle bir hayat sürüyorki, hayatınıza şükretmekten alamıyorsunuz kendinizi. Kaldıkları ev, lokantadan artan yemekleri yemeleri, kadının bir hafta çalışıp doksan tl almak uğruna hasta kızını ve yaşlı annesini bırakıp şehir dışına çıkması, üstüne birde kadın olduğu için maruz kaldığı bir takım çirkinlikler... Hepsi sizi filmin içine alıyor ve farkında olmadan kendinize bir rol biçmiş oluyorsunuz. Zeynep'in burnundan gelen kanı ailesi görmesin diye sürekli silmesi öyle bir ruh hali yaratıyorki bir dahaki sefere içinizden "sil çabuk sil." Der hale geliyorsunuz. Remzi karakteri ile Zeynep ve ailesi arasındaki ilişki o kadar insancılki "Kaldı mı böyle dostluklar" dedirten cinsten. Aslında filmin en ilgi çekici yanı şu; hayatı o kadar devasa boyutlarda yaşamaya başladıkki küçük ayrıntıları hep gözden kaçırıyoruz. Bu film çok basit bir konuyu mütevazi bir şekilde ele alıyor ve bu basit düzenek içindeki küçük ayrıntılar abartıya alışmış bünyelerimize çok iyi geliyor. 

Günümüzün son derece teknolojik filmleri arasında küçük ayrıntılara önem veren; bir toz parçasına, bir fareye yada bir çatala rol biçen bu film sanatsal filmlerden hoşlanan herkesin film arşivine girebilir. Tuhaf bir çekiciliği olan Zerre'yi birçok ödüllü filmle karşılaştırdığınızda eksik yada abartılmış bulabilirsiniz ama kendinizce birşeyler bulabileceğiniz kesin. Başrol oyuncusu Jale Arıkan ise o kadar iyi rol yapıyorki filmin aldığı ödüllerden daha fazla haketmiş en iyi kadın oyuncu olmayı. 

Son olarak, sanatsal yapıda filmlerden hoşlanmayan, bunalım tarzı filmleri sevmem diyenler hiç seyretmesin laf yemek istemiyorum:) Birçoğunun zaman kaybı olarak adlandıracağı Zerre, festival filmlerini sevenler için ise kaçacak türden değil haberiniz ola;)