4 Ekim 2013 Cuma

HOLLYWOOD'UN HAKKINDAN BOLLYWOOD GELİR?


Bollywood, dev sinema endüstrisiyle Hollywood’un büyük zarar verdiği “Müslüman” imajını düzeltme gücüne sahip. Cinselliğin esiri olmadan aşk filmi çekmeyi, izleyiciyi sıkmadan sosyal mesaj vermeyi bilen kadim bir gelenek Bollywood’ta yaşanan. Hind sineması, kendi tarihini bile anlatırken Batılı sinemaya hapsolmuş modern Türk sinemasının önünde çarpıcı bir örnek olarak duruyor.

Bollywood, dünyada Hollywood’a meydan okuyabilen tek film endüstrisi. Türkiye’de her geçen gün izleyici kitlesini arttıran Bollywood farklı tarzı ve konularıyla klişeleri alt üst ediyor.
Dünyada yıllık en çok film üretilen yer olan Hindistan’da senede ortalama çekilen film sayısı 1400’e ulaşmış durumda. Hollywood’da ise bu sayı yıllık ortalama 800 film.
Dünyanın en büyük ikinci sinema devi olan Hindistan’da filmlerin neredeyse dörtte biri Bollywood’da üretiliyor. Bollywood sadece Mumbai, Mahastra’daki film endüstrisine ait filmleri içine alıyor. Farklı etnik bölgelerden çıkan filmler Tamil, Telugu, Punjabi, Bengali sinemaları olarak adlandırılıyor. Telugu filmleri‘Tollywood’,Tamil filmleri ise ‘Kollywood’ olarak biliniyor.
1940′lar ve 1960lı yılların arası Hint sinemasının altın yılları olarak anılıyor. 1990’lı yılların sonlarında Bollywood filmleri Hindistan dışında özellikle Batı’da büyük ilgi görmeye başlıyor. Subhash Ghai’in yönettiği ve 1998 Dünya güzeli Aishwarya Rai’nin başrolünü oynadığı Taal (1999), ABD’de film listelerinde ilk 20’ye giren ilk Hint filmi oluyor.
Dünyanın en büyük ikinci stüdyosuna sahip olan Bollywood, Hollywood’un neredeyse bütün imkânlarına sahip. Hint sineması deyince akla ilk gelen isimler ise Aamir Khan, Shah Rukh Khan ve Salman Khan. Khan ailesi Hindistan’daki Müslüman ailelerden biri. Üç Khan da kendi yapımcılık şirketlerine sahip olarak oyunculuklarının yanı sıra sinema endüstrisi içinde de yerlerini alıyorlar. Erkek oyuncuların yanı sıra Karishma Kapor, Kajol ve Karina Kapoor Bollywood sinemasının en gözde kadın oyuncuları arasında.

Mr. Perfectionist Aamir Khan, The King Shah Rukh Khan
Bollywood’un Müslüman sinemacılarından Shah Rukh Khan ve Aamir Khan’ın filmleri tüm dünyada izlenme rekorları kırıyor. Sinema severler tarafından her seferinde tam puan alan Aamir ve Shah Rukh Khan yeni projeler üretmeye devam ediyor. King Khan olarak anılan Shah Rukh’un ‘My name is Khan’ isimli filmi kült filmler arasında yerini almış durumda. Filmde Amerika Birleşik Devletleri başkanına karşı “ My name is Khan. I am not a terrorist.” Sözleri hafızalara kazınmış sahne ve repliklerden.



Yönetmen, oyuncu, yapımcı olan ve mükemmeliyetçi olarak adlandırılan Aamir Khan ise Bollywood’da en çok seyredilen filmlere imza atıyor. Ülkemizde de bu durumun değişmediğini söyleyebiliriz. Khan’ın ilk kez yönetmenliği üstelendiği filmi Taare Zameen Par (Yerdeki Yıldızlar) adlı filmi İmbd’den 8.4 puan alarak en iyi 250 film arasına girdi. Aamir Khan 2008 yılında çektiği Ghajini filmi ile gişe rekoru kırdı. 1973 yılında başladığı oyunculuk serüveni 2009 yılında çektiği 3 Idiots filmi ile yükselişe geçti ve 3 Idiots ile dünya pazarında en yüksek hasılata ulaştı. Gişe kralı bir yönetmen olarak adlandırılan Aamir Khan 25 Aralık 2013’de vizyona girecek olan Dhoom serisinin 3. filmi için hazırlık yapıyor. Her filminde farklı bir karakterle kamera karşısına geçen Aamir Khan, Dhoom 3’de “sporcu ve dövmeli kötü adam” rolü ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Bollywood’un farkı
Müzik ve dansın ön planda olduğu Bollywood filmlerinde, görkemli kostümler ve büyük mekanlarda çekilen sahneler karşımıza çıkıyor. Filmler genellikle iki yada üç saat sürüyor. Dans ve müziğin ön planda olduğu filmlere alışık olmayanlar için ilk başta ilginç gelse dahi bir süre sonra Bollywood sizi bu tarza alıştırıyor. Üç saat süren bu filmler izleyiciye ‘tamam şimdi bitecek’ dedirttiği anda senaryoyu bambaşka bir yere çekerek izleyicisine zamanı fark ettirmemeyi başarıyor.
Bollywood’da cinselliğe yer yok
Bollywood filmlerinin bir diğer özelliği ise cinsellik içeren sahnelere rastlamanızın neredeyse imkânsız olması. Aşk filmlerinin üstadı olan Bollywood sevgiyi cinsellikten uzak bir şekilde ustaca anlatabiliyor. Ülkemizdeki yönetmenlerin cinsellik içeren sahnelerde ‘o duyguyu vermek için burada bu sahneyi çekmemiz gerekiyordu.’ sözleri Bollywood için geçerli olmasa gerek.

Bollywood filmlerinin en belirgin özelliği ise filmlerinde sosyal mesaj vermeleri. Özellikle Aamir Khan filmlerinde bu durumu çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Örneğin, Fanaa adlı filminde Hindistan ve Pakistan arasında kalan Keşmir bölgesindeki Müslüman bir mücahidi canlandırıyor. Shah Rukh Khan’ın ‘My name is Khan’ filmi de bunlar arasında. Hollywood ve Türk sinemasından farklı olarak sıkmadan, mesaj kaygısı gütmeden, fazla uzatmadan ve tarafsız bir şekilde seyirciye mesajlarını ulaştırıyorlar. Müslüman kimlikleriyle öne çıkan Khan ailesi verdikleri mesajlarla Hollywood’un Müslümanlar için yarattığı imajı yıkabilecek güce sahip diyebiliriz. Kültürlerini ve inançlarını tüm dünyaya duyurmaktan kaçınmayan Bollywood filmleriyle Hollywood’un karşısında tüm hızıyla durmaya devam ediyor. Darısı Türk sinemasının başına!

Dosdoğru Haber 2013 

HOLLYWOOD'A DEMOKRASİ GELİR Mİ?


Hollywood filmleri İslamafobik temalarıyla her geçen gün Oscar’a aday olmaya devam ediyor.Yıllardır insanların kafasında Hollywood’un çizdiği bir Arap ve Müslüman imajı var. Dansöz Arap kadınlar, milyoner şeyhler, canlı bombalar, terörle bağlantılı sakallı adamlar… 
  
Amerikan bayrağı, kurtarılmayı bekleyen Amerikalılar, sorunlu bir ülke, masum ve kurtarıcı ABD.
Hollywood filmleri İslamafobik temalarıyla her geçen gün Oscar’a aday olmaya devam ediyor. Altın Küre’de ödül alan Homeland, Zero Dark Thirty ve Argo ise en yeni İslamafobik yapımlar arasında.



Amerika’nın en büyük propaganda aracı Hollywood şimdi de Ben Affleck’in Argo adlı filmine Oscar vermeye hazırlanıyor. 1979 yılında İran İslam devrimi zamanında, Tahran’da esir alınan Amerikan konsolosluğundan kaçan 6 kişinin kurtarılma operasyonunun adı ‘Argo’. İzleyenler bilir, Amerikan hükümetinin yardım istediği insan kaçırma uzmanı Tony Mendez tarafından bir bilim kurgu filmi senaryosu uyduruluyor. Bu filmle 6 Amerikalı, kahraman Tony ( Ben Affleck) tarafından Tahran’dan kaçırılarak kurtarılıyor.

BÜYÜK KURTARICI ABD’NİN MESAJLARI
Film boyunca alt okumalar yapmaktan kendini geri alamıyor insan. Bu okumaları yaparken de filmin neden Oscar’a adaylığı konusu hiçte şaşırtıcı gelmiyor.
İranlıların ve İran’ın kötü olarak gösterildiği filmde bazı İranlıların Amerikan konsolosluğunda korku ve kaygı ile beklediklerini görüyoruz. Her zamanki gibi kendi yönetimlerinden memnun olmayan ve Amerika’nın güvenilir kollarına sığınmak isteyen birileri var karşımızda! İran halkı bile kendi hükümetinden memnun değil demek istiyor Argo. Tam bu sırada Amerikan konsolosluğundan bir Amerikalı dışarı çıkıp kendini feda ediyor ve devrimcilerin karşısına çıkıyor. Kahraman ve cesur Amerikalı kendisini azgın topluluğun kollarına bırakıyor.
İran devriminden hiç bir şekilde bahsetmeyen film olayları taraflı bir şekilde dillendiriyor. Bunun yanı sıra Amerikan bayrağının yakıldığı sahnede Amerikan milliyetçiliği ayyuka çıkartılıyor. İranlılar hakkında güzel hiç bir kelime sarf etmeyen filmde her zamanki gibi ABD mazlum, haklı ve kendi ülkesinden bıkmış ve rahatça yaşam sürmek isteyen İran halkının yanında. Demokrasiden yoksun her ülkeye, demokrasi nakli yapmayı kendine vazife edinen Amerika, Hollywood yapımı filmleriyle de bu fikri destekliyor.
Kendini aklamaya çalışan Amerika’nın senaryoya iliştirdiği diğer bir sahne ise, devrimciler konsolosluğu bastığı sırada konsolosluk yetkilisinin ‘ Kimseye ateş açmayacaksınız. Emin olun savaşı başlatan taraf siz olmak istemezsiniz.’ Diye bağırdığı sahne. Savaş ahlakı ve savaşı başlatan taraf olmama konusunda oldukça başarılı olan bir devletin barışçıl tavsiyeleri var karşımızda! Tüm bunlar herkesin bildiğini kendi vatandaşına inkar ettirme çabaları olsa gerek.
Nefret söylemiyle dolu bu film için Ben Affleck’in politize edilmesinden endişe ediyorum demesi ise kendisiyle çelişmek değilse nedir?

ELEŞTİRENLER BİR ELİN PARMAĞINI GEÇMİYOR
Ben Affleck’in Amerikancı filmi tabi ki Amerikalılardan tam destek almış durumda. Son derece kışkırtıcı bu film birçok eleştirmen ve izleyici tarafından ayakta alkışlanıyor. Birkaç yazar ve eleştirmen ise farklı bir pencereden bakabilmiş filme. Örneğin; The Guardian yazarı Rachel Shabi köşesinde, Hollywood’un ödüllü filmleri için Amerika’nın Ortadoğu politikasının bir yansıması olduğunu ve kendi kendilerine hizmet eden kaygan bir ahlaki zemini olduğunu dile getiriyor. Bu tarz yapımların Amerika’nın dış politikası hakkında söylenmesi zor olan doğrulardan bahsetmediğini ve bu yüzden liberal kesim için yeterli olmadığını söylüyor.
Yıllardır insanların kafasında Hollywood’un çizdiği bir Arap ve Müslüman imajı var. Dansöz Arap kadınlar, milyoner şeyhler, canlı bombalar, terörle bağlantılı sakallı adamlar… Bu imajın bozulmaması için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar. Hollywood ‘un propaganda gücü Amerika’nın her zaman kurtarıcısı olmaya ve mesajlarını iletmeye devam edecek gibi görünüyor. Tüm dünyaya ‘demokrasi’ götüren Amerika, demokrasiyi bir tek Hollywood sinemasına götüremiyor. Son olarak, Hollywood bir Amerikan destanını daha arşivine eklemiş bulunuyor. Ne diyelim, God bless Hollywood!!!

Dosdoğru Haber 2013

HİÇ YERİNE KOYAMAYACAĞIN BİR ŞEYİ KAYBETTİN Mİ ?


Batı Şeria’da, bir mülteci kampında, savaşın ortasına doğacak çocukları dünyaya getirmek için uğraşan İsrailli bir kadın doğum uzmanı, sınırın iki tarafındaki hayatları birleştirmeye çalışan, her iki tarafa da yabancı olduğunu anlayan bir doktor…

Chloe Kanadalı genç bir doktor. Batı Şeria’daki bir Filistin mülteci kampında geçici bir klinikte kadın doğum uzmanı olarak çalışan Chloe’nun, sınırın her iki tarafında da tanıdıklarının olması bir türlü kendini bir yere ait hissedememesine sebep oluyor. Gündüzleri Filistin’de, akşamları ise Kudüs’te İsrailli bir asker olan kapı komşusu Ava ile birlikte geçmektedir. Yaşadığı çelişkilerle Chloe, her gün iki kent arasındaki kontrol noktalarında gidip gelir ve hamile mülteci kadınları muayene eder. Bu arada Rand adındaki hastalarından biriyle arkadaş olur. Ailesiyle tanıştıktan sonra işgal altındaki yaşam bölgelerinde hayatın nasıl aktığına da şahit olacaktır. Her gün uçurumun iki farklı yanını gören Chloe, birbirlerine düşman arkadaşları arasında köprü kurmaya çalışsa da her iki tarafa da aslında yabancı olduğunu fark edecektir.


Başında kipasıyla salınarak çarşıda yürüyen bir erkek çocuğu kuş kafesinin yanına gelip, güvercinlere bakarken ekran bir anda kararıyor. Ve patlama sesiyle izleyici Inch’Allah filmine başlıyor.

Filistinli bir çocuk İsrailli askerlerin uyarısını dinlemeyip, onların üzerlerine yürüyor. Nefretini kusan bu çocuk karşısında hızını alamayan askerler arabanın altında kalan çocuğun üzerinden geçiyor diğer çocukların önünde. Masum bir çocuğun gözleri önünde katledilmesiyle, savaşın içerisine doğacak olan çocuklar için mücadele eden Chloe’nun yaşadığı ikilem iyice ortaya çıkıyor. İsrail kontrol noktasında asker olan arkadaşı Ava’ya “Siz İsrailliler için sadece bir çocuk değil mi!” diyerek tepkisini gösteriyor. Bu işlere kendini fazla kaptırdığını düşünen mesai arkadaşına karşı da “Ayakkabıma kanı bulaştı.” diyerek nasıl sessiz kalabildiklerini sorguluyor.
Film uç noktalara çok fazla dokunmadan, sınırın iki tarafında da yaşayan bir kadının gözünden savaşı yansıtıyor. Görselliği, müzikleri ve can alıcı replikleri izleyici üzerindeki etkileyiciliğini arttırıyor. Süpermen kıyafeti giymiş ‘ufak taşlarla’ oynayan Filistinli bir çocuk, hamile bir kadının hastaneyi aramaya gelen askerlere karnındaki çocuğu göstererek “Bunu da arayacak mısın? Silahı var bak!” diye seslenmesi etkileyici sahnelerden bazıları idi.
Gece olunca her iki şehirde de hayat başka bir hal alıyor. Karşımıza Batı Şeria’nın arka sokaklarında gitar çalıp, şarkı söyleyen iki genç çıkıyor. Bu sahne Gönül Yarası filmindeki “Bu şarkıda ağlamak için Kürtçe bilmeye gerek mi vardır?” repliğini akıllara getiriyor. Şarkıyı söyleyen Filistinli kadın o kadar içten söylüyor ki o dili bilmeseniz de içindeki acıyı hissedebiliyorsunuz.
Filmin can alıcı repliklerinden birisi ise ateş başında mısır pişiren çocuklar arasında geçiyor. Ateşte pişen mısırın yanmasıyla çocuklardan biri diğerine “yandı” diye sesleniyor. Diğeri ise “Olsun ben yanık severim, evlere ateş açan adamlar gibi!” diyerek İsrail zulmünün derecesini akıllara getiriyor.
İsrailli arkadaşı Ava, Chloe’nun Filistin tarafındaki duruma kafayı çok taktığını düşündüğü için “ Its not your war ( bu senin savaşın değil)” Diyor. İnch’Allah, bu sahneyle de aktivist tarafını koruyarak duyarsızlığa karşı savaş açıyor.

Film canlı bomba gerçeğine de değiniyor. Ve bu canlı bomba karşımıza Chloe’nun hastası Rand olarak çıkıyor. İsrailli askerler yolu kapattıkları için hastaneye ulaşamayıp, bebeğini kaybeden Rand canlı bomba olup sınırın öte tarafına geçerken izleyiciye şöyle sesleniyor; “Bu benim hikâyem, herkese anlatın. Ben duvar değilim, taş değilim. Görünmeden yaşamaktansa, bilinerek ölmeyi tercih ederim.”
İnch’Allah birçok farklı konuyu ele almaktansa kişiler üzerinden gidip bir canlı bombanın, İsrailli bir askerin, bir erkeğin, bir annenin, çocuğun ve bir doktorun gözünden bu savaşın izlerini seyircisine ulaştırıyor. Ve savaş psikolojisinin insanları olduğundan çok farklı bir yere, hiç olmak istemeyeceği bir noktaya sürükleyebileceğini hatırlatıyor. Rand’ın canlı bomba, Ava’nın da kontrol noktasında asker olmak istemediği gibi… Senaryosu, görselliği, insan haklarına dair verdiği mesajlar, sivrilmeden konuyu ele almaya çalışması ve en önemlisi taraf olma durumunu abartmadan bu meselenin bir ucundan tutup beyaz perdeye aktarması ile izlenilmesi gereken filmler arasında.
Son olarak, Rand’ın ağabeyi Faysal’ın sınırın iki tarafındaki insanlar arasında köprü olmaya çalışan Chloe’ya da dediği gibi insan yerine koyamayacağı bir şeyi kaybetmeden bir 
diğerini tam olarak anlayamıyor.

Dosdoğru Haber 2013