17 Nisan 2013 Çarşamba

BUGÜN SENİ NELER MUTLU ETTİ?

Ben eskiden küçük şeylerden mutlu olurdum. Yatmadan önce " Bugün beni mutlu eden şeyler neydi?" Sorusunu kendime sormayı adet edinmiştim. Her akşam bu soruyu kendime sorar, ufacık cevaplar bulsam bile mutlu olurdum. Şimdi bakıyorumda benimle birlikte beni mutlu eden şeyler de büyümüş. Artık sevdiğim bi şarkı, izlediğim dizi, okuduğum kitap bu sorunun cevabı olmuyor. 

Ben mi değiştim yoksa büyüyünce böyle mi oluyor? Çok ufak değildim ki! Ortaokul, lise çağlarındaydım. Zaman zaman küçük şeylerden mutlu olduğumu hissedince çok seviniyorum. Fakat bu artık eskisi gibi sık sık değil ara sıra oluyor.

Tüketim toplumu olup çıktık diyoruz ya, acaba tükettikçe mutlu olan bizler ne kadar çok para harcarsak o kadar mutlu hale mi geldik! Mutlu olmamız için illaki birşey satın almamız mı gerekiyor?

Mesela, çok sevdiğim bir yazarın kitabını okurken satır arasında geçen cümle,
Yolda yürürken betonların arasından çıkıvermiş olan papatya,
Yaşlı bir teyzenin hayır duası,
Ocakta sevdiğim yemeğin pişmesi,
Sıcacık ekmek kokusu ve aklıma gelmeyen küçük dünyalara ait tüm güzellikler beni mutlu etsin istiyorum.

Mesela, yeni aldığım bi ayakkabı,
Vitrinde gördüğüm bi elbise,
İndirime girmiş magazalar, 
Kariyer ve aklıma gelmeyen büyük dünyaya ait tüm çirkinlikler beni mutlu eden tek şey olsun istemiyorum.

Kitle iletişim araçları bile insanların artık küçük şeylerden mutlu olmadığını yansıtan cinsten. Bakın Instagram'a, kaç tane insan ufak şeylerden duyduğu mutluluğu yansıtan fotoğraflar paylaşıyor?! Doğadan, doğan güneşten, içtiği çaydan... Herkes lüks lokantada yediği yemeği, gittiği şık mekanı, aldığı en moda ayakkabıyı paylaşma derdinde. İğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batıralım. Biz de paylaşıyoruz, paylaşmıyor değiliz.

İyide ne oldu, niye biz böyle olduk? Şu anda yaşadığımız dünyanın raconu bu artık. Küçük şeyler kimseyi kesmiyor diyorsanız eyvallah. Dünya büyüdükçe içindekiler küçülmeye başlıyor demekki. Birde gidip büyüdükçe bizi küçülten o dünyaya aşık oluyoruz a dostlar...

9 Nisan 2013 Salı

SELAMunaleykum...

Haftanın çok konuşulan filmlerinden  Selam filmine nihayet gittim. Dershane gençliğinin kıkırdamaları arasında filme adapte olmak zor olsa da başardık. Filme gitmeden önce beklentilerim çok yüksek değildi. Aşağı yukarı ne ile karşılacağımı tahmin edebiliyordum ki haksız da çıkmadım. Sinema Tv okumadım ama teknik açıdan filmin eksik olduğunu söyleyebilirim. Öyle çok sağlam bir senaryo olmadığı da ortada. Daha çok belgesel tadında bir film. 

Filmde Zehra karakterini canlandıran Burçin Abdullah bence olmamış. Rolünün hakkını verebildiğini düşünmüyorum. Gerçeklikten uzak bir havası vardı. Dahası Aker katalogundan Kabil'e fırlamış gibiydi:) Güzel kız olması o rolün altından kalkabileceği manasına gelmiyor malesef. Oldu olacak Harun rolünü de Yunus Emre Yıldırımer değil Kıvanç Tatlıtuğ oynasaydı:) Ne kadar etkili ve gerçekçi olurdu siz düşünün. Sonuçta o da mavi gözlü bir dev :D Yunus Emre Yıldırımer rolünün hakkını tam manasıyla vermiş bence. Zaten filmdeki favori karakterlerim; Harun, Kadim ve Salim idi. Birde senaryoyla uzaktan yakından bağdaştıramadığım, üç büyük karakter arasında sıkışıp kalmış gereksiz bir karakter vardı; Samet! Bu küpeli Samet o üç koskoca karakterin arasına sırf filmde rol alsın diye sıkıştırılmış gibiydi. Belliki Samet ile bir mesaj gönderilmeye çalışılmış fakat ben mesajı anlamadım:s Havaalanı sahnesinde birden peydah olarak "Zehra ben Harun'dan daha çok seviyorum seni..." gibi zırvalıklarla olayı Aşk-ı memnu'ya bağlayınca, iki adam arasında bırakılan Zehra ( zaten kızda oyunculuk namına bişey yok) ifadesiz bir hale büründü karşımızda. Samet sonunda hakikatin farkına varıp insanlık adına birşeyler yapmaya başlıyor ama bunu bu yolla anlatmak çok yersiz olmuş.Yada ben anlamadım bu Samet olayını.Anlayanlar bana açıklasın:) 

Filmde boşluk olan sahnelerden biri de; Adem öğretmenin öğrencisini kurtarmak için nehire atladığı sahneydi. Sırplı çocuğun babasının da nehre atlaması gerekmez miydi burda? Adamın hocası nehre atlıyor babası atlamıyor. Herhalde "Bakınız babasından bile daha fedakar" mesajı verilmek istenmemiştir.

Teknik açıdan sadece bir tane değerlendirme yapabileceğim okulunu okumadık bu işin çünkü:) Beni çok heyecanlandıran bir sahne vardı; Musluk sahnesi. Kamera önce su damlalarını çekti acayip güzel bir efekt kullanarak. O an seyirci "Acaba bunun arkasından nasıl bir bomba gelecek" diye düşünürken bir anda geniş açıya geçti kamera. Ve sahne şu; gevşek kalmış olan musluktan akan su damlaları ve bunu kapatmaya gelen kadının kocasına "Sana kaç kez söyledim şu musluğu düzgün kapat diye." Söylenmesi! Bu mudur yani. Öyle bi su damlası sahnesinden sonra olayın Afrika'daki su kuyularına bağlanması daha yerinde ve etkili olmazmıydı. Filmde de kuyu açtırmak için uğraşılıyordu zaten. Hazır böyle bir konu da varken o etkili sahneyi kuyuya bağlasalardı seyirciye 'vay be' dedirtebilirlerdi. 

İletişim fakültelerinde öğrencilere bölümlerine göre bazı teknikler öğretilir.Mesela reklamcılık öğrencisiysen  nasıl yaratıcı olacksın, radyo tv öğrencisiysen kamera açıları, establish shooting... gibi. Sonra sana bi iş veririler, sen de öğrendiğin tekniklerle birlikte ortaya birşey çıkarmaya çalışırsın. Kalkıp tüm teknikleri kullanmaya çalışmak yada yerli yersiz her yerde aynı tekniği kullanmak olmaz. Bu sahnede de sanki ' Aa hadi musluktan su damlası sahnesi var burda şöyle bir efekt vardı onu kullanalım.' olmuş kusura bakmasınlar ama. Öyle bir efekt var ama ardından gelen sahne olmamış. Yoksa burda da su damlalarındaki etkiyi çoğaltarak israf teması mı vurgulanmaya çalışıldı:)

Filmin en sevdiğim sahneleri; 

1)Harun öğretmenin öğrencisi Kadim ile mezar başındaki sahnesi, 
2)Adem öğretmenin nehire atlayıp öğrencisini kurtarması, 
3)Harun öğretmenin Kadim ile sohbet ettiği ve yine Harun'un Zehra'nın verdiği kasedi dinleyip nefsine hakim olamaz diye mum ışığını eliyle söndürdüğü sahne,
4)Zehra ve Harun'un olimpiyatlarda karşılaştığı sahne idi.

Bence bu sahneler filmi kurtaran sahnelerdi. Zaten Yunus Emre Yıldırımer rolüne fazlasıyla yakışmıştı ve çok gerçekçiydi.  Zehra ve Harun'un  aşk hikayesi çok güzel işlenmişti birde Samet olmasaydı tadından yenmezdi. Filmin son sahnesi ise herkesi sevindirecek cinsten;)

Her ne olursa olsun filmin amacına ulaştığını ve izlenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü adını bile bilmediğiniz bir ülkeye kalkıp gitmek, orda aile kurmak hatta oralı olmak onlardan biri olmak kolay birşey değil.  Filmde Harun'un annesi "Siz gidiceksinizki dünya yiğit görsün." Diyor. Yiğit kelimesi o kadar doğru bi kelime olmuşki. Çünkü bu yapılan fedakarlık herkesin, her yiğidin harcı değil. Kaçımız bu fedakarlığı yapabiliriz? Kaçımız adını bile duymadığımız topraklara sadece Allah rızası için gidebiliriz?

Umarım sağ cenah sinema, dizi gibi alanlara daha fazla önem verir ve birgün çok daha büyük bütçelerle, ünlü yönetmenlerle böyle filmler çekilir. Çünkü anlatacak çok şey var! Selametle...