1 Aralık 2013 Pazar

PAZAR KLASİKLERİ...


Ohhh misss evde kimse yok.Tüm dergiler yanımda, sütlü kahvem üstünde, bilgisayarım karşımda, fizy açık... Yeme yanında yat:) Yazmak istediğim çok konu var fakat gündem feci şekilde karışık yazmasam daha iyi olacak diye düşünüyorum:) Bu sebepten mütevellit sizleri bana acayip hitap eden bir Ahmet Enes şarkısı ile başbaşa bırakıyorum...






hani fani bu hayat ümit bağlayamam 
olmadı diye oturup ağlayamam
gönlü geniş olan sükutu öğrensin
sevgimi yok yere ele bağlayamam
gelir mi diye hayallere sığınamam...
kemale eren kendinden versin

sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
ama umudum cennetten

ben dalkavuk olanı hizaya getiremem
sorma bana ben görünmezi göremem
merak eden kendine yönelsin
boş yere kimseyi oyalayıp üzemem
geçici şeylere heves edip üzülemem
fikrim, hevesimi alt etsin

sevdim, kaç kere bilemem

yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
aman umudum cennetten

ben gözü görmeyene resim gösteremem
değerimi bilmeze değeri öğretemem
o önce, e haddini öğrensin
biten sevgiye imrenip özenemem
boş sözü duyup düstur edinemem
eden, kendine ah etsin

bildim lakin söylemem
gördüm ama izah edemem
dünya, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçecek
hayat böyle de bitecek
e bitsin, umudum cennetten
sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
ama umudum cennetten






4 Ekim 2013 Cuma

HOLLYWOOD'UN HAKKINDAN BOLLYWOOD GELİR?


Bollywood, dev sinema endüstrisiyle Hollywood’un büyük zarar verdiği “Müslüman” imajını düzeltme gücüne sahip. Cinselliğin esiri olmadan aşk filmi çekmeyi, izleyiciyi sıkmadan sosyal mesaj vermeyi bilen kadim bir gelenek Bollywood’ta yaşanan. Hind sineması, kendi tarihini bile anlatırken Batılı sinemaya hapsolmuş modern Türk sinemasının önünde çarpıcı bir örnek olarak duruyor.

Bollywood, dünyada Hollywood’a meydan okuyabilen tek film endüstrisi. Türkiye’de her geçen gün izleyici kitlesini arttıran Bollywood farklı tarzı ve konularıyla klişeleri alt üst ediyor.
Dünyada yıllık en çok film üretilen yer olan Hindistan’da senede ortalama çekilen film sayısı 1400’e ulaşmış durumda. Hollywood’da ise bu sayı yıllık ortalama 800 film.
Dünyanın en büyük ikinci sinema devi olan Hindistan’da filmlerin neredeyse dörtte biri Bollywood’da üretiliyor. Bollywood sadece Mumbai, Mahastra’daki film endüstrisine ait filmleri içine alıyor. Farklı etnik bölgelerden çıkan filmler Tamil, Telugu, Punjabi, Bengali sinemaları olarak adlandırılıyor. Telugu filmleri‘Tollywood’,Tamil filmleri ise ‘Kollywood’ olarak biliniyor.
1940′lar ve 1960lı yılların arası Hint sinemasının altın yılları olarak anılıyor. 1990’lı yılların sonlarında Bollywood filmleri Hindistan dışında özellikle Batı’da büyük ilgi görmeye başlıyor. Subhash Ghai’in yönettiği ve 1998 Dünya güzeli Aishwarya Rai’nin başrolünü oynadığı Taal (1999), ABD’de film listelerinde ilk 20’ye giren ilk Hint filmi oluyor.
Dünyanın en büyük ikinci stüdyosuna sahip olan Bollywood, Hollywood’un neredeyse bütün imkânlarına sahip. Hint sineması deyince akla ilk gelen isimler ise Aamir Khan, Shah Rukh Khan ve Salman Khan. Khan ailesi Hindistan’daki Müslüman ailelerden biri. Üç Khan da kendi yapımcılık şirketlerine sahip olarak oyunculuklarının yanı sıra sinema endüstrisi içinde de yerlerini alıyorlar. Erkek oyuncuların yanı sıra Karishma Kapor, Kajol ve Karina Kapoor Bollywood sinemasının en gözde kadın oyuncuları arasında.

Mr. Perfectionist Aamir Khan, The King Shah Rukh Khan
Bollywood’un Müslüman sinemacılarından Shah Rukh Khan ve Aamir Khan’ın filmleri tüm dünyada izlenme rekorları kırıyor. Sinema severler tarafından her seferinde tam puan alan Aamir ve Shah Rukh Khan yeni projeler üretmeye devam ediyor. King Khan olarak anılan Shah Rukh’un ‘My name is Khan’ isimli filmi kült filmler arasında yerini almış durumda. Filmde Amerika Birleşik Devletleri başkanına karşı “ My name is Khan. I am not a terrorist.” Sözleri hafızalara kazınmış sahne ve repliklerden.



Yönetmen, oyuncu, yapımcı olan ve mükemmeliyetçi olarak adlandırılan Aamir Khan ise Bollywood’da en çok seyredilen filmlere imza atıyor. Ülkemizde de bu durumun değişmediğini söyleyebiliriz. Khan’ın ilk kez yönetmenliği üstelendiği filmi Taare Zameen Par (Yerdeki Yıldızlar) adlı filmi İmbd’den 8.4 puan alarak en iyi 250 film arasına girdi. Aamir Khan 2008 yılında çektiği Ghajini filmi ile gişe rekoru kırdı. 1973 yılında başladığı oyunculuk serüveni 2009 yılında çektiği 3 Idiots filmi ile yükselişe geçti ve 3 Idiots ile dünya pazarında en yüksek hasılata ulaştı. Gişe kralı bir yönetmen olarak adlandırılan Aamir Khan 25 Aralık 2013’de vizyona girecek olan Dhoom serisinin 3. filmi için hazırlık yapıyor. Her filminde farklı bir karakterle kamera karşısına geçen Aamir Khan, Dhoom 3’de “sporcu ve dövmeli kötü adam” rolü ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Bollywood’un farkı
Müzik ve dansın ön planda olduğu Bollywood filmlerinde, görkemli kostümler ve büyük mekanlarda çekilen sahneler karşımıza çıkıyor. Filmler genellikle iki yada üç saat sürüyor. Dans ve müziğin ön planda olduğu filmlere alışık olmayanlar için ilk başta ilginç gelse dahi bir süre sonra Bollywood sizi bu tarza alıştırıyor. Üç saat süren bu filmler izleyiciye ‘tamam şimdi bitecek’ dedirttiği anda senaryoyu bambaşka bir yere çekerek izleyicisine zamanı fark ettirmemeyi başarıyor.
Bollywood’da cinselliğe yer yok
Bollywood filmlerinin bir diğer özelliği ise cinsellik içeren sahnelere rastlamanızın neredeyse imkânsız olması. Aşk filmlerinin üstadı olan Bollywood sevgiyi cinsellikten uzak bir şekilde ustaca anlatabiliyor. Ülkemizdeki yönetmenlerin cinsellik içeren sahnelerde ‘o duyguyu vermek için burada bu sahneyi çekmemiz gerekiyordu.’ sözleri Bollywood için geçerli olmasa gerek.

Bollywood filmlerinin en belirgin özelliği ise filmlerinde sosyal mesaj vermeleri. Özellikle Aamir Khan filmlerinde bu durumu çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Örneğin, Fanaa adlı filminde Hindistan ve Pakistan arasında kalan Keşmir bölgesindeki Müslüman bir mücahidi canlandırıyor. Shah Rukh Khan’ın ‘My name is Khan’ filmi de bunlar arasında. Hollywood ve Türk sinemasından farklı olarak sıkmadan, mesaj kaygısı gütmeden, fazla uzatmadan ve tarafsız bir şekilde seyirciye mesajlarını ulaştırıyorlar. Müslüman kimlikleriyle öne çıkan Khan ailesi verdikleri mesajlarla Hollywood’un Müslümanlar için yarattığı imajı yıkabilecek güce sahip diyebiliriz. Kültürlerini ve inançlarını tüm dünyaya duyurmaktan kaçınmayan Bollywood filmleriyle Hollywood’un karşısında tüm hızıyla durmaya devam ediyor. Darısı Türk sinemasının başına!

Dosdoğru Haber 2013 

HOLLYWOOD'A DEMOKRASİ GELİR Mİ?


Hollywood filmleri İslamafobik temalarıyla her geçen gün Oscar’a aday olmaya devam ediyor.Yıllardır insanların kafasında Hollywood’un çizdiği bir Arap ve Müslüman imajı var. Dansöz Arap kadınlar, milyoner şeyhler, canlı bombalar, terörle bağlantılı sakallı adamlar… 
  
Amerikan bayrağı, kurtarılmayı bekleyen Amerikalılar, sorunlu bir ülke, masum ve kurtarıcı ABD.
Hollywood filmleri İslamafobik temalarıyla her geçen gün Oscar’a aday olmaya devam ediyor. Altın Küre’de ödül alan Homeland, Zero Dark Thirty ve Argo ise en yeni İslamafobik yapımlar arasında.



Amerika’nın en büyük propaganda aracı Hollywood şimdi de Ben Affleck’in Argo adlı filmine Oscar vermeye hazırlanıyor. 1979 yılında İran İslam devrimi zamanında, Tahran’da esir alınan Amerikan konsolosluğundan kaçan 6 kişinin kurtarılma operasyonunun adı ‘Argo’. İzleyenler bilir, Amerikan hükümetinin yardım istediği insan kaçırma uzmanı Tony Mendez tarafından bir bilim kurgu filmi senaryosu uyduruluyor. Bu filmle 6 Amerikalı, kahraman Tony ( Ben Affleck) tarafından Tahran’dan kaçırılarak kurtarılıyor.

BÜYÜK KURTARICI ABD’NİN MESAJLARI
Film boyunca alt okumalar yapmaktan kendini geri alamıyor insan. Bu okumaları yaparken de filmin neden Oscar’a adaylığı konusu hiçte şaşırtıcı gelmiyor.
İranlıların ve İran’ın kötü olarak gösterildiği filmde bazı İranlıların Amerikan konsolosluğunda korku ve kaygı ile beklediklerini görüyoruz. Her zamanki gibi kendi yönetimlerinden memnun olmayan ve Amerika’nın güvenilir kollarına sığınmak isteyen birileri var karşımızda! İran halkı bile kendi hükümetinden memnun değil demek istiyor Argo. Tam bu sırada Amerikan konsolosluğundan bir Amerikalı dışarı çıkıp kendini feda ediyor ve devrimcilerin karşısına çıkıyor. Kahraman ve cesur Amerikalı kendisini azgın topluluğun kollarına bırakıyor.
İran devriminden hiç bir şekilde bahsetmeyen film olayları taraflı bir şekilde dillendiriyor. Bunun yanı sıra Amerikan bayrağının yakıldığı sahnede Amerikan milliyetçiliği ayyuka çıkartılıyor. İranlılar hakkında güzel hiç bir kelime sarf etmeyen filmde her zamanki gibi ABD mazlum, haklı ve kendi ülkesinden bıkmış ve rahatça yaşam sürmek isteyen İran halkının yanında. Demokrasiden yoksun her ülkeye, demokrasi nakli yapmayı kendine vazife edinen Amerika, Hollywood yapımı filmleriyle de bu fikri destekliyor.
Kendini aklamaya çalışan Amerika’nın senaryoya iliştirdiği diğer bir sahne ise, devrimciler konsolosluğu bastığı sırada konsolosluk yetkilisinin ‘ Kimseye ateş açmayacaksınız. Emin olun savaşı başlatan taraf siz olmak istemezsiniz.’ Diye bağırdığı sahne. Savaş ahlakı ve savaşı başlatan taraf olmama konusunda oldukça başarılı olan bir devletin barışçıl tavsiyeleri var karşımızda! Tüm bunlar herkesin bildiğini kendi vatandaşına inkar ettirme çabaları olsa gerek.
Nefret söylemiyle dolu bu film için Ben Affleck’in politize edilmesinden endişe ediyorum demesi ise kendisiyle çelişmek değilse nedir?

ELEŞTİRENLER BİR ELİN PARMAĞINI GEÇMİYOR
Ben Affleck’in Amerikancı filmi tabi ki Amerikalılardan tam destek almış durumda. Son derece kışkırtıcı bu film birçok eleştirmen ve izleyici tarafından ayakta alkışlanıyor. Birkaç yazar ve eleştirmen ise farklı bir pencereden bakabilmiş filme. Örneğin; The Guardian yazarı Rachel Shabi köşesinde, Hollywood’un ödüllü filmleri için Amerika’nın Ortadoğu politikasının bir yansıması olduğunu ve kendi kendilerine hizmet eden kaygan bir ahlaki zemini olduğunu dile getiriyor. Bu tarz yapımların Amerika’nın dış politikası hakkında söylenmesi zor olan doğrulardan bahsetmediğini ve bu yüzden liberal kesim için yeterli olmadığını söylüyor.
Yıllardır insanların kafasında Hollywood’un çizdiği bir Arap ve Müslüman imajı var. Dansöz Arap kadınlar, milyoner şeyhler, canlı bombalar, terörle bağlantılı sakallı adamlar… Bu imajın bozulmaması için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar. Hollywood ‘un propaganda gücü Amerika’nın her zaman kurtarıcısı olmaya ve mesajlarını iletmeye devam edecek gibi görünüyor. Tüm dünyaya ‘demokrasi’ götüren Amerika, demokrasiyi bir tek Hollywood sinemasına götüremiyor. Son olarak, Hollywood bir Amerikan destanını daha arşivine eklemiş bulunuyor. Ne diyelim, God bless Hollywood!!!

Dosdoğru Haber 2013

HİÇ YERİNE KOYAMAYACAĞIN BİR ŞEYİ KAYBETTİN Mİ ?


Batı Şeria’da, bir mülteci kampında, savaşın ortasına doğacak çocukları dünyaya getirmek için uğraşan İsrailli bir kadın doğum uzmanı, sınırın iki tarafındaki hayatları birleştirmeye çalışan, her iki tarafa da yabancı olduğunu anlayan bir doktor…

Chloe Kanadalı genç bir doktor. Batı Şeria’daki bir Filistin mülteci kampında geçici bir klinikte kadın doğum uzmanı olarak çalışan Chloe’nun, sınırın her iki tarafında da tanıdıklarının olması bir türlü kendini bir yere ait hissedememesine sebep oluyor. Gündüzleri Filistin’de, akşamları ise Kudüs’te İsrailli bir asker olan kapı komşusu Ava ile birlikte geçmektedir. Yaşadığı çelişkilerle Chloe, her gün iki kent arasındaki kontrol noktalarında gidip gelir ve hamile mülteci kadınları muayene eder. Bu arada Rand adındaki hastalarından biriyle arkadaş olur. Ailesiyle tanıştıktan sonra işgal altındaki yaşam bölgelerinde hayatın nasıl aktığına da şahit olacaktır. Her gün uçurumun iki farklı yanını gören Chloe, birbirlerine düşman arkadaşları arasında köprü kurmaya çalışsa da her iki tarafa da aslında yabancı olduğunu fark edecektir.


Başında kipasıyla salınarak çarşıda yürüyen bir erkek çocuğu kuş kafesinin yanına gelip, güvercinlere bakarken ekran bir anda kararıyor. Ve patlama sesiyle izleyici Inch’Allah filmine başlıyor.

Filistinli bir çocuk İsrailli askerlerin uyarısını dinlemeyip, onların üzerlerine yürüyor. Nefretini kusan bu çocuk karşısında hızını alamayan askerler arabanın altında kalan çocuğun üzerinden geçiyor diğer çocukların önünde. Masum bir çocuğun gözleri önünde katledilmesiyle, savaşın içerisine doğacak olan çocuklar için mücadele eden Chloe’nun yaşadığı ikilem iyice ortaya çıkıyor. İsrail kontrol noktasında asker olan arkadaşı Ava’ya “Siz İsrailliler için sadece bir çocuk değil mi!” diyerek tepkisini gösteriyor. Bu işlere kendini fazla kaptırdığını düşünen mesai arkadaşına karşı da “Ayakkabıma kanı bulaştı.” diyerek nasıl sessiz kalabildiklerini sorguluyor.
Film uç noktalara çok fazla dokunmadan, sınırın iki tarafında da yaşayan bir kadının gözünden savaşı yansıtıyor. Görselliği, müzikleri ve can alıcı replikleri izleyici üzerindeki etkileyiciliğini arttırıyor. Süpermen kıyafeti giymiş ‘ufak taşlarla’ oynayan Filistinli bir çocuk, hamile bir kadının hastaneyi aramaya gelen askerlere karnındaki çocuğu göstererek “Bunu da arayacak mısın? Silahı var bak!” diye seslenmesi etkileyici sahnelerden bazıları idi.
Gece olunca her iki şehirde de hayat başka bir hal alıyor. Karşımıza Batı Şeria’nın arka sokaklarında gitar çalıp, şarkı söyleyen iki genç çıkıyor. Bu sahne Gönül Yarası filmindeki “Bu şarkıda ağlamak için Kürtçe bilmeye gerek mi vardır?” repliğini akıllara getiriyor. Şarkıyı söyleyen Filistinli kadın o kadar içten söylüyor ki o dili bilmeseniz de içindeki acıyı hissedebiliyorsunuz.
Filmin can alıcı repliklerinden birisi ise ateş başında mısır pişiren çocuklar arasında geçiyor. Ateşte pişen mısırın yanmasıyla çocuklardan biri diğerine “yandı” diye sesleniyor. Diğeri ise “Olsun ben yanık severim, evlere ateş açan adamlar gibi!” diyerek İsrail zulmünün derecesini akıllara getiriyor.
İsrailli arkadaşı Ava, Chloe’nun Filistin tarafındaki duruma kafayı çok taktığını düşündüğü için “ Its not your war ( bu senin savaşın değil)” Diyor. İnch’Allah, bu sahneyle de aktivist tarafını koruyarak duyarsızlığa karşı savaş açıyor.

Film canlı bomba gerçeğine de değiniyor. Ve bu canlı bomba karşımıza Chloe’nun hastası Rand olarak çıkıyor. İsrailli askerler yolu kapattıkları için hastaneye ulaşamayıp, bebeğini kaybeden Rand canlı bomba olup sınırın öte tarafına geçerken izleyiciye şöyle sesleniyor; “Bu benim hikâyem, herkese anlatın. Ben duvar değilim, taş değilim. Görünmeden yaşamaktansa, bilinerek ölmeyi tercih ederim.”
İnch’Allah birçok farklı konuyu ele almaktansa kişiler üzerinden gidip bir canlı bombanın, İsrailli bir askerin, bir erkeğin, bir annenin, çocuğun ve bir doktorun gözünden bu savaşın izlerini seyircisine ulaştırıyor. Ve savaş psikolojisinin insanları olduğundan çok farklı bir yere, hiç olmak istemeyeceği bir noktaya sürükleyebileceğini hatırlatıyor. Rand’ın canlı bomba, Ava’nın da kontrol noktasında asker olmak istemediği gibi… Senaryosu, görselliği, insan haklarına dair verdiği mesajlar, sivrilmeden konuyu ele almaya çalışması ve en önemlisi taraf olma durumunu abartmadan bu meselenin bir ucundan tutup beyaz perdeye aktarması ile izlenilmesi gereken filmler arasında.
Son olarak, Rand’ın ağabeyi Faysal’ın sınırın iki tarafındaki insanlar arasında köprü olmaya çalışan Chloe’ya da dediği gibi insan yerine koyamayacağı bir şeyi kaybetmeden bir 
diğerini tam olarak anlayamıyor.

Dosdoğru Haber 2013

13 Eylül 2013 Cuma

VEFASI EKSİK

İsmini unuttum nefretimin 


Çürük bir ipliğe dügüm atmaya çalıştığımı farkettim

İçi boşaltılmış kelimelerden cümleler kurmaya çalışırken yakaladım kendimi

Bazı kişilerle aramda çoktan ayı evlere çıkmış boşanmayı bekleyen bir samimiyet kalmış meğer 

Güldüğüm şeylerin şimdi canımı acıtıyor olması tüm o klişe sözleri aklıma getirir oldu

Zor olan konuşmak değil zor olan tam yeri geldiğinde susmaktı

Keşke çocukken olduğu gibi ağlarken ağzımıza tıkılan bir şekerle susabilsek

Keşke ağlaya ağlaya nefretimizi kussak ve uyuyup kalsak

Sonrasında herşeyi uykuda unutsak

Ama büyüdük ve, 
Vefayı
Hakkı
Adaleti
Evlat olduğumuzu
En önemlisi dünyaya geldiğimiz an ölüp gideceğimizi unuttuk...

7 Haziran 2013 Cuma

OCCUPY FREEDOM




Bugün Gezi Parkı’nda toplanan grup dindar mütedeyyin insanlar olsun. İktidar da sizin istediğiniz parti olsun. Hadi madde madde senaryoyu birlikte yazalım...

Bir, Cuma sabahı polis aynı şekilde çadırlara müdahale etmeyebilirdi. Neden mi? Çünkü Cuma gününe kalmadan bizi oradan derdest ederlerdi.

İki, diyelim ki Cumaya kaldık, polis çadırları yıktı. Öfkeli kalabalık “Tekbiirrrr, Allahuekbeerrr” sesleriyle polisin üzerine yürürdü ve bunu duyan emir verici güçler orantısız gücün Allah’ını yapın derdi.

Üç, ne Toma’nın önünde duran nede kırmızı elbisesiyle biber gazı yiyen kız Gezi Parkı’nın simgesi olurdu. O parkın simgesi, başörtüsü tutulup çekilen yüzüne biber gazı yiyen başörtülü kadın olurdu.

Dört, Twitter ve Facebook’ta halk şeriatçı takımına haddini bildirmeye çağrılırdı!

Beş, ana medya tüm gücüyle ‘ağaç değil siyasi simge’ diye veryansın ederdi.

Altı, göz altına alınan kişiler hemen bırakılsın çağrısı yapsak da o kişiler bırakılmazdı. Ne olurdu peki ? Yıl 2023 olurdu ve o kişiler hala yasa dışı örgütlere üye olmaktan içerde olurdu. ( Bugün hala içerde olanlar olduğu gibi)

Yedi, Taksim Gezi Parkı'nda ve bazı muhafazakar semtlerde tanklar gezdirilir ve dindarlara balans ayarı yapılırdı.

Sekiz, bugün çadırlarına isim veren eylemciler gibi devlette bir çadır kurar adını 'ikna' koyar ve örümcekli, örtülü kafalar temizlenirdi.

Dokuz, ne özür dileyen olurdu ne de demokrasiden bahsedip, "Demokratik taleplere canımız feda." Diyen. 

On, bir gün bu eylemsellik durumu biterdi ve geriye psikolojisi bozulmuş, sosyal hayatı sekteye uğramış, kendi ülkesinden kilometrelerce uzakta bir ülkede okumaya itilmiş kadınlar kalırdı.

En ilginci de bu gün "Mülk Allah’ındır." Diye yazdığınız pankartı o zaman biz taşırdık ve şeriat getiriyoruz iddiası ile ülkenin düzenini bozmaktan dolayı eylemci, protestocu değil terörist, ajan ilan edilip içeri tıkılırdık.


  • Gezi Parkı eylemcileri "Biz hakkımızı arıyoruz. Demokrasi istiyoruz. Tayyib Erdoğan ve Ak Parti hükümeti bizi kale almıyor. Nedir bu tek adamlık, kibir, yasaklar ve halkın başka bir bölümünün taleplerinin görülmemesi.’ Diyorlar. Kısacası, "Eeaahh yetti bea"diyorlar.


"Siz bizi anlamıyorsunuz." Diyorsunuz ama emin olun biz sizi çok iyi anlıyoruz. Nasıl mı;

 Tayyib Erdoğan sizleri dumansız hava sahasında yaşamaya mahrum bırakırken!Bizler de demokrasisiz hava sahasında yaşamaya mahkum bırakıldık yıllarca; ne eğitim hakkımız vardı ne de inandığımız dinin gereğini yaşama hakkımız.

"Hükümet ve başbakan bizi kale almıyor, haklarımızı istiyoruz." Diyorsunuz ya haklısınız. Biz de senelerce bizi duyacak, sesimize kulak verip bizleri insan yerine koyacak bir hükümet ve devlet başkanı aradık. Sadece herkesle aynı haklara sahip olabilmek için üstelik.

Alkole karşı, kürtaja karşı " Benim vücudum, benim kararım.’ Dediniz. Tayyib Erdoğan, "Bu bir yasak değil, kısıtlama.’ Dedi. Yine sizi çok iyi anlıyoruz. Çünkü bizim hayatımıza da yasak değil kısıtlamalar getirildi; "Liseye üniversiteye gidin tamam ama başörtüsüz gidin. İşe alırız ama namaza izin vermeyiz. Camiye gidin ama ezanı Türkçe okuyun." Denildi...

Başbakan size çapulcu dedi. "Everday I’m çapuling!" Dediniz. Yine sizi anlıyoruz. Çünkü we have been yobazing and örümcek beyinling for years!

Bu hükümet ayyaş nesil istemiyoruz, o hükümette dindar nesil istemiyoruz dedi. Hükümetler çok düşünceli değil mi?

Merkez medya penguen belgeselleri yayınlıyor diye Twitter ve Facebook kullanarak sesinizi duyurdunuz. İçimiz yanarak anlıyoruz sizi çünkü merkez medya o zamanlar penguen belgeselleri yerine Fadime Şahin, Müslüm Gündüz belgeselleri yayınladı. Oysaki penguenler çok daha mübarek hayvanlardır kıymetini bilin.

Herkesin önünde tazyikli su, biber gazı yediniz. Bizde işler gizliydi. Bizler ikna odasında biber gazı etkisi yapan sözlerle göz yaşları içerisinde kaldık. Üstelik o kırmızılı kadın gibi kahraman da yapılmadık. Size limon getirenler bize selpak vermediler. Siz tazyikli sudan biz başörtümüzden çekildiğimiz için yerlerde sürüklendik.

Sizler duvarlara arabaların üzerlerine nefret duyduğunuz kişiye karşı duygularınızı belirten ifadeler yazdınız. Biz bunu da yapamadık içimize attık.

Siz Gezi Parkı’nda oturup eylem yaptınız, bir istek listesi yazıp haklarınızı talep ettiniz. Ama biz seccademizin üzerine oturup, göz yaşlarıyla Allah’tan talep ettik haklarımızı. Çünkü sizin de dediğiniz gibi bizi kale alan bir hükümet yoktu.

Siz klipler çektiniz, şarkılar yazdınız, sanatçıları arkanıza alıp diren Türkiye dediniz. Biz neşeli klipler çekemedik. Araştırmacı gazeteci Uğur Dündar’ın videolarını izledik, ağlama karanfil diyebildik.

Size bu eylemi bir an önce bitirmenizi söylediler. Bize bin yıl sürecek dediler!

Siz dünyaya Türkiye’yi ağaçları kesiyorlar diye, kendinizi ise çevreci olarak tanıttınız. Biz ise Türkiye’ye şeriat getirmek isteyen şeriatçılar olarak dünyaya tanıtıldık.

Siz gökten yağan yağmura Atatürk’ün gurur gözyaşları dediniz. Biz akıtılan gözyaşlarına susup, ya sabır dedik.


Yanlış anlaşılmasın etme bulma dünyası demiyorum şunu soruyorum;

Demokrasi ve özgürlükten yana olan ve başörtüsü karşıtı olmadığını ifade eden bugünün Gezi Parkı eylemcileri arkadaşlarımız, biz haklarımızı talep ederken siz neredeydiniz?

21 Mayıs 2013 Salı

SERMAYENİN YEŞİLİ DE BAŞÖRTÜLÜYÜ MAĞDUR EDİYOR



Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) hazırladığı “Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık: Uzman Meslek Sahibi Başörtülü Kadınlar” adlı rapor, 9 Kasım’da yapılan bir toplantıyla açıklandı. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Dilek Cindioğlu tarafından kaleme alınan rapora göre; başörtülü kadınlar, gerek özel sektörde, gerekse kamusal alanda iş hayatına katılımlarında, yasağın olumsuz etkilerine maruz kalıyorlar.

Özgeçmiş göndermek bile sorun
3 şehirde, 79 uzman meslek sahibi başörtülü kadın ve 25 erkekle yapılan mülakatlar sonucu hazırlanan raporda; başörtülü kadınların iş hayatında nasıl sorunlara maruz kaldıkları, yapılan röportajlarla tek tek örneklendirilerek anlatılıyor. Buna göre başörtülü kadınlar, çalışma koşulları ve güvenceler bakımından kamusal alanda çalışmak isteseler de, şartlardan ötürü özel sektörde iş arıyorlar. Fakat bu da bir çözüm getirmiyor. Çünkü burada da daha işe alınma aşamasında sorunlar başlıyor. Cindioğlu bunu şöyle açıklıyor: “İşe alınırken mesleki sınavlarda başı açık resim gerekiyor. Yine başvuruda bulunurken CV’ye resim koymak gerekiyor. Kapalı resim koyduğunuzda bir çok yer sizi çağırmıyor. Resim koymayıp mülakata çağrıldığınızda ise ‘Tam istediğimiz gibi bir elemansınız, ama başörtüsü bizim için sıkıntı olur’ cevabı alınabiliyor.”

Yeşil sermayede de rahat yok
Aslında rapora göre; özel sektör için başörtülü eleman çalıştırmak, bir avantaj bile olabiliyor. Burada patronlar, başörtülü kadınların, kolay kolay başka yerde iş imkânı bulamayacaklarını bildiklerinden, standartlardan çok daha düşük ücretler öneriyorlar. Görüşmecilerden Nadide Hanım, patronuna “Neden bu kadar düşük ücret veriyorsunuz? diye sorduğunda “Sizin alternatifiniz yok. Ben bu maaşı vermesem gidip dışarıda daha yüksek birşey bulamazsınız. Ama bu beylerde böyle değil” cevabını aldığını söylüyor. Ayşe Hanım patronların kimi zaman başörtülü kadın çalıştırmayı, sosyal sorumluk olarak gösterip vicdanlarını rahatlattıklarını, ayrıca bunun şirket müşterilerine olumlu bir vitrin oluşturduğunu söylüyor. Görüş bu şekilde olunca aynı eğitim seviyesinde olan iki elemandan başı açık olan daha avantajlı konuma geliyor. Görüşmecilerden mühendis Nadide Hanım kendisinin 800 ytl maaşla çalıştığını ama işe yeni başlayanların bile bin 500 lira aldıklarını belirtiyor. Çoğu şirket buna cevap olarak başörtülü kadının özel sektörün gerektirdiği görüşmelere gitmek istemeyeceğini gitmek istese de bunun şirketin görünümü bakımından uygun bulunmayacağını öne sürüyor. Raporda ilginç olan bir başka nokta ise, başörtülü kadınların yeşil sermayede bile rahat edememesi. Başörtülü kadınlar, işverenleri dindar ve muhafazakâr kesim bile olsa, yine hak ettikleri maaşı alamıyorlar. Aslında dinde kadının çalışmaması gibi bir durum söz konusu değil. Fakat rapora göre; patronlar bu defa da, kadınların ev geçindirme yükümlülüklerinin olmadığını, erkeklerin ise bu yükümlülüklerinden ötürü daha yüksek maaşla çalışmalarının kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar. Görüşmecilerden Ayşe Hanım “Benzer görüşlerdeysek bize karşı pozitif ayrımcılık yapmaları gerektiğini düşündüğümüz oluyor ama gerçekte böyle birşey olmuyor. Tam tersi oluyor” şeklinde konuşuyor.

İş hayatını istiyorlar
Cindioğlu; derlediği bu araştırmalarının, istatistikî veriler ortaya koymadığını söylerken, elde edilen bulgularla yasağın özel sektörde de olumsuz etkileri olduğu sonucuna varılabilineceğini de ekliyor. Cindioğlu, yaptığı açıklamada; “Bu araştırmanın en önemli yönü; başörtüsü yasağının, sadece kamuda çalışan başörtülü kadınları değil, özel sektörde çalışan başörtülü kadınları da etkilediğini ortaya koymasıdır.” diye açıklıyor bunu. “Ayrımcılıklar işverenlerin tek tek kişisel tutumlarıyla oluşan bir şey değil. Çok daha yapısal” diyen Cindioğlu, başörtülü kadınların uğradıkları ayrımcılığın, yasağın varlığının getirdiği bir netice olduğunu vurguluyor. Toplumda var olan geleneksel bir bakış açısıyla, başörtülü kadınların, eğitim hayatından sonra, iş hayatında var olmayı istemedikleri düşüncesiyle hareket edildiğini anlatan Cindioğlu, araştırmanın aslında gerçeğin hiç de böyle olmadığını ortaya koyduğunu ifade ediyor.

Kadın iş gücü yok sayılıyor
Paneli düzenleyen TESEV’in Başkanı Can Paker ise, Türkiye’de olan başörtüsü yasağının hem yasal, hem de kültürel olarak devam ettiğini belirtti. Bu durumun Türkiye’de başörtüsüyle okuyup, ondan sonra meslek sahibi olmak isteyen kadınların önünü kapattığını söyleyen Paker, “Böyle bir hevesi olan kadınlarımız ya büyük zorlukları göze alıyorlar, ya da hiç okumuyorlar.” diye yakınıyor. Üniversite mezunu olanların da, okudukları mesleği uygulamakla ilgili büyük zorluklarla karşılaştığını belirten Paker, “Kamuya alınmıyorlar, özel teşebbüsün kendini laik diye tanımlayan büyük bir kısmına alınmıyorlar. Biraz daha mütedeyyin kısma alınsalar bile düşük ücretle alınıyorlar” dedi. Paker, kadınlarının yüzde 60’ının başörtüsü örttüğü Türkiye’de böyle bir ekonomik gücün, iş dünyasına katılmasının engellendiğine işaret etti.

Ayşegül Aydın'ın 2010 yılında yapmış olduğu  haber. Yıl 2013 bence durum hala aynı!

20 Mayıs 2013 Pazartesi

I SAW ALIEN, CREATURE, MONSTER , HALF HUMAN OR WHATEVER ...

Başlığı yazınca Yalan Dünya Dizisi'ndeki ' I see dead people' repliği geldi aklıma çok güzeldi :) 

Yukardakilerin hepsini görmedim yanlış anlaşılma olmasın sadece gördüğüm şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum:)Biraz önce sevğili dostum Buşra'nın ( http://loveorleavebruno.blogspot.com/) blogundaki bir yazıyı okuyunca aklıma ilkokul yıllarımda yaşadığım ilginç olay geldi ve paylaşayım dedim:) Buşra uzaylılar eğer mevcutsa ve onları gören insanlar varsa çok üzülüyorum onlara demiş. Çünkü insanın gördüğü bir şeye bir başkasını inandıramaması çok kötü birşey diye de eklemiş.Bu cümleyi okuyunca ' Evet, hay ağzından öpeyim senin.' dedim:) 

Neyse ben kendi olayıma geçeyim. Günlerden birgün maaile yatmışız.Gecenin bir körü evin telefonu çaldı. Annem telefonu açmak için kalkmış, salona doğru yürüyordu. Ben de annemin kolundan tutup onunla birlikte salona doğru yol aldım. Gece gece niye uyandım, hadi uyandım niye kalktım hiç bir fikrim yok:) Tırsak bi çocuktum ben oysaki. Annem telefonu açtı ve anladıkki o yıllarda çok meşhur olan telefon sapığı vakasıydı karşılaştığımız. Ben tekrar annemin kolundan tutmuş, yatağıma doğru yol alıyordum ki ne olduysa o anda oldu! Salon kapısının arkasında, ürkmüş bir şekilde bana bakan biri ! Resmen benim onu görmemden ötürü korkmuştu. Korkmuş bir pozisyonda, kapının arkasında yarı oturur şekildeydi. İnsan desen insan değil, yaratık desen yaratık değildi. Çok çirkin bir derisi vardı.Büzüşük, yaşli gibi. Sonra saçları yoktu. Sadece kafasında bir kaç tel uzun saç vardı. Ama üzeri giyinikti. Neyse ben annemin koluna iyice sarılmıştım ama şimdi nasıl uyuyacaktım! Gittim yattım iki dakika sonra annemi seslemek için yatak odasının yolunu tuttum. Israrla annemi kapının arkasında bir adam olduğuna ikna etmeye çalıştım uzun bir süre. Annem baktı ben gitmicem tamam dedi. Beraber tekrar salonun yolunu tuttuk fakat kapının arkasına baktığımızda orada kimse yoktu artık!

Annem bana inandı mı, hayır! Ben kaç yaşına geldim hala gördüğümden eminim. Üstelik tüm ayrıntıları hatırlıyorum neredeyse. 

Bir başka ilginç şey, bu kapının arkasındaki şey Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum'a benziyordu! Ben bu olayı ilkokula giderken yaşamıştım ama film çıktığında liseye gidiyordum. Şok olmuştum bu benzerliği farkedince. Filmlerde yaratılan karakterler yazıldığı gibi hayal ürünü olmuyor kimi zaman. Bu karakterlere can veren kişiler muhakkakki ya bizzat bunları görüyorlar yada görmüş kişilerden alıntılıyorlar. Uzaylı dediğimiz canlıların bir tasviri var artık günümüzde. Nerden çıktı bu tasvir eğer bu varlıklar yoksa. Kimse görmediği bir şeyi bu kadar mükemmel tasvir edemez bence.



Dünya üzerinde bizim göremediğimiz bir sürü yaratık var. Çocuklar, medyumluk vb işlerle uğraşan kişiler yada kalp gözleri açık olan insanlar bunların bazılarını görebiliyor. 

Uzun lafın kısası evren sadece bizim yaşadığımız gezegenden ibaret değil.Allah cc. o kadar gezegen yaratmışsa muhakkak orda da bazı canlılar olmalı o şartlar altında yaşayabilen. 

Başka ilginç anılarımla sizlerle olmaya devam edeceğim:)




13 Mayıs 2013 Pazartesi

UNUTULURMUŞ...



Eski şarkıları çok severim. Daha içten, daha bizden gelirler bana. Banu Kırbağ'ın Unutulur adlı parçası da bunlardan biri. Çok güzel sözleri var. Şöyle mazide bir tur atıp, neleri unutup nelerin içinizde bir yerlerde hala acıdığını hissedesiniz diye sadist bir şekilde sizinle de paylaşıyorum:)Şarkının benim için anlamlı yerlerini de copy paste edeyim bir dakika...



unutulmaz deme bana unutulur unutulur

kapanır en derin yara acısı da unutulur

unutulmaz denen günler unutulur unutulur

bu hayat böyledir dostum 

yaşanan gün mazi olur

en değerli hatıralar bir gün gelir unutulur

en acı dermandır yıllar

sen dursan da dünya döner

kalbini dağlayan yangın yavaş yavaş küle döner

hiç üzülme bu da geçer

bir gün gelir mazi olur

unutulmaz denen dertler unutulur unutulur 

17 Nisan 2013 Çarşamba

BUGÜN SENİ NELER MUTLU ETTİ?

Ben eskiden küçük şeylerden mutlu olurdum. Yatmadan önce " Bugün beni mutlu eden şeyler neydi?" Sorusunu kendime sormayı adet edinmiştim. Her akşam bu soruyu kendime sorar, ufacık cevaplar bulsam bile mutlu olurdum. Şimdi bakıyorumda benimle birlikte beni mutlu eden şeyler de büyümüş. Artık sevdiğim bi şarkı, izlediğim dizi, okuduğum kitap bu sorunun cevabı olmuyor. 

Ben mi değiştim yoksa büyüyünce böyle mi oluyor? Çok ufak değildim ki! Ortaokul, lise çağlarındaydım. Zaman zaman küçük şeylerden mutlu olduğumu hissedince çok seviniyorum. Fakat bu artık eskisi gibi sık sık değil ara sıra oluyor.

Tüketim toplumu olup çıktık diyoruz ya, acaba tükettikçe mutlu olan bizler ne kadar çok para harcarsak o kadar mutlu hale mi geldik! Mutlu olmamız için illaki birşey satın almamız mı gerekiyor?

Mesela, çok sevdiğim bir yazarın kitabını okurken satır arasında geçen cümle,
Yolda yürürken betonların arasından çıkıvermiş olan papatya,
Yaşlı bir teyzenin hayır duası,
Ocakta sevdiğim yemeğin pişmesi,
Sıcacık ekmek kokusu ve aklıma gelmeyen küçük dünyalara ait tüm güzellikler beni mutlu etsin istiyorum.

Mesela, yeni aldığım bi ayakkabı,
Vitrinde gördüğüm bi elbise,
İndirime girmiş magazalar, 
Kariyer ve aklıma gelmeyen büyük dünyaya ait tüm çirkinlikler beni mutlu eden tek şey olsun istemiyorum.

Kitle iletişim araçları bile insanların artık küçük şeylerden mutlu olmadığını yansıtan cinsten. Bakın Instagram'a, kaç tane insan ufak şeylerden duyduğu mutluluğu yansıtan fotoğraflar paylaşıyor?! Doğadan, doğan güneşten, içtiği çaydan... Herkes lüks lokantada yediği yemeği, gittiği şık mekanı, aldığı en moda ayakkabıyı paylaşma derdinde. İğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batıralım. Biz de paylaşıyoruz, paylaşmıyor değiliz.

İyide ne oldu, niye biz böyle olduk? Şu anda yaşadığımız dünyanın raconu bu artık. Küçük şeyler kimseyi kesmiyor diyorsanız eyvallah. Dünya büyüdükçe içindekiler küçülmeye başlıyor demekki. Birde gidip büyüdükçe bizi küçülten o dünyaya aşık oluyoruz a dostlar...