30 Haziran 2009 Salı

KAFANDAKİ ÇAKIL TAŞLARI




Gıcık oluyorum zaman denen şu şeye.
Kuralları hep kendi koyuyor bu oyunda.
Ben almak istedikçe ileri, geri
O oynuyor benimle bir ileri, bir geri.
Akrep, yelkovan birbirlerini kovalarken,
Bende zamanı kovalıyorum,
Bu haksız oyununun içinde.
Tam "kazanıyorum, zarı düşeş attık" derken,
Amansız bir hamleyle kendimi zaman tünelinin içinde buluyor,
Ve kilometrelerce geriye gidiyorum.
Öğreniyorum!
Oyunu kurallarına göre oynamam lazımmış.
Bende yapıyorum birkaç hile o zaman.
Başlıyorum zamanla oynamaya ileri geri, ileri geri...
Artık ben harcıyorum zamanımı,
Kurtuluyorum akrep ve yelkovanın acımasız ellerinden!
Bitmek bilmiyor günler geceler.
Yoruluyorum arkamda koşuşturanlardan.
Takılıp düşüyorum küçük bir çakıl taşına.
O zaman anlıyorum,
Bu da oyunun bir kuralıymış.
Meğer oyunun en küçük parçası çakıl taşıymış, başından beri benimle bu oyunu oynayan.
Üstelik zaman denen o adamın rolünü üstlenerek!

SIRT ÇANTAMDA BİRİKTİRDİKLERİM...






Gün olur alıp başımı gitmek isterim. Sırt çantamdakiler ile.
Biriktirdiklerimi dökerim bir deniz kıyısına. Zamanla dolup taşan biriktirdiklerim kızar o zaman bana.
Çantamın fermuarını aralayarak " Bırak artık bizi bir deniz kıyısında." diye bağırıp dururlar bana.
Oysa bilmezler ki ben geçmişini kolayca silebilenlerden değilim!
Kimini söküp atmak isterim sırtımdan.
Bu seferde onlar,benim geçmişime sıkı sıkı tutunduğum gibi tutunurlar fermuarın ucuna.
Bırakmak istemediklerim ise terkederler beni izinsiz. Bir merdiven yaparak bana sımsıkı tutunanlardan.
Ve kavuşurlar özğürlüklerine sırt çantamdan kurtularak.
Olur ya bazen umursamam onları. Düşünmem! Sırtımdakileri, içimdekileri, arkamdakileri...
Hatırlatırlar bana kendilerini ve patlatırlar çantamın fermuarını çığlıklarıyla.
Susturmaya çalışsamda ben, aslında anlarımki onlar benim çığlıklarımdı sahiden.
Bu seferde kendimle savaşırım. Bahaneler bulurum kendi kendime.
"Sırt çantam küçük geliyor aslında bana!"
Hemen gider her yerinde gizli saklı gözleri olan yeni bir sırt çantası alırım.
Zannedirim ki içimdekilerden bazılarını o gizli bölmelere saklarsam çığlıklarını duymam. Zannederim ki, bırakmak istemediklerim bırakamaz beni o zaman kolay kolay.
Doldururum tıka basa çantamın içini tekrar. Zamanı gelir içimdekileri özğürlüklerine kavuşturmanın tekrar.
İsteksiz ve istekli, hüzünlü ve sevinçli, ağlayarak ve gülerek ...
Aslında tutarsız bir şekilde her zamanki deniz kıyısına gider, sırt çantamın içindekilerle martıları beslerim.
Bırakmak istemediklerim beni bırakmış, kurtulmaya çalıştıklarım ise bana geri dönmüşler bilirim.
Fakat her seferinde ben seçerim bana tutsak olacakları ve benim tutsak olduklarımı!

29 Haziran 2009 Pazartesi

SOKAK LAMBASININ SAKİNLERİ


  • Parmaklıklar ardından baktığın yer, aslında sokak lambasıyla aydınlanan hayatların ortak noktasıydı.Gece bütün karanlığıyla sokağa hakim olmuştu belki ama evlerin içini aydınlatan sokak lambası, etrafında uçuşan sineklere rağmen ışık saçıyordu.



  • Gündüzleri bütün insanların hakimiyetini sürdürdüğü o sokak gece olunca sadece senin kollarının arasındaydı. Bağırsan herkes sesini duyardı, etrafa bakınsan hemen dikkat çekerdin... Gündüz vakitlerinin o ışıltısına rağmen gecenin karanlığı daha fazla görünür kılıyordu seni aslında. Evet, gece sende hapsolmuştu!
Geceye renk katan tek şey; balkonlarda oturan gecenin konukları, sokak lambasının etrafında toplanmış insancıklardı. Lambanın, etrafındaki sineklere rağmen yaydığı o cılız ışığın yamacında toplanmışlar ve herkes geceye hakim olmanın keyfini çıkartıyordu.
  • Evlerin yanıp sönen ışıkları, arabaların farları, ayak sesleri, fesleğen kokuları , gölgeler... Hepsi kör karanlığın davetsiz misafirleriydi. Tıpkı insanlar gibi. Dünyanın da davetsiz misafirleri vardı.

  • Hayatlarında ki kör gecelere karşın bir sokak lambasının cılız ışığıyla bile aydınlanmayı bilen insanlardı onlar. Umutlarını hiç kaybetmeden, sokak lambasının o titrek ışığı altında toplarlar insanları ve bir olup yayarlar bütün sokaklara ışıklarını!