20 Aralık 2009 Pazar

EGO SAVAŞLARI, REKLAMCILIK, ADALET, EŞİTLİK, EMEK...

  • Vay anasını ya ben uzun zamandır yazmıyomuşum yine:) Çok tanıdık geldi bu haller bana. Büşra "Ben senin kadar olay yaşasam günde 2 kere blog yazarım." Dedi. Halbuki eve geldiğim zaman yazcak halim kalmıyo bunu bilse:) Neyse ben gün be gün yaşadıklarımı aktaricim buraya şimdik.
  • Öncelikle cuma günü Büşra'yla süper bi kahvaltı yaptık. Yeni mekan Lokma'ya gidicektik ama yine Kale kahvaltısını tercih ettik. Kale'nın yerini hiçbir yer tutamaz. Ama Lokma'da inanılmaz güzel. Süper bir tasarım var valla. En kısa zamanda yemeğe gidicez kızlarla karar kıldık.Sağanak yağış eve dönüşümü felç etti o gün yalnız:(( Kahvaltı sonrasında Ayşe'yle(Büşra'nın kankası) buluşmak üzere Cevahir'e geldik.Hep birlikte sinemaya gidecektik Avatar'ı izlemek için. Gidemedik çünkü film 3 saat sürüyodu ve 3Dlisi saat 15.30'da başlıyordu. Bizim filmden çıkış 18.00 yani düşün. Neyse Büşra hemen cin bir fikir attı ortaya:) "Atlantis'e gidelim" dedi. Oooo my goddd:)) Ben "nayır nolamaz" moduna girdim hemen. Tırstım biraz:D Sonrasında kuleye binmek için bilet aldık. Heyecanla bekleyiş anımız çok komikti. İlkokul çocuklarının içinde koca kızlar bekliyoruz düşün yani.Kuleden sonra trene bindik ama Tatilya"daki trenin yerini hayatta tutamaz. İrençti, sadece bir tur attı ve çok salakçaydı. Atlantis macerasından sonra eve gitmek için ayrıldım kızların yanından ama sicim gibi yağmur yağıyordu. Otobüsler ağzına kadar dolu ve her yer göl. Bekle bekle otobüs yok. En sonunda Ortaköy'e babamın yanına gitmeye karar kıldım. Çok güzel çok sulu bi gündü. Ayşe inanılmaz kafa bi kız. Öyle olduğunu tahmin ediyodum ama görünce tasdikleyip onayladım:)) Ben öyle herkesi sevemem ama muhabbeti güzel kendi güzel insanları hemen ayırt ediorum valla:))
  • Bu arada Genç Kırmızı için bizim ajanstan tamı tamına 4 tane iş seçildi. Bunun içinde bir oylama yapıldı ve kimlerin gideceği konusuna karar verildi. Karar aşaması tam fiyaskoydu. İnsanlar inanılmaz bencil. Hepsinin egosu tavan yapmış durumdaydı. Sona kalan 2 ilan için oylama yapıldı. Birinden ben çıktım. Diğerinden bil bakalım kim çıktı. Çıktığıma sevinemedim bile ya:( Çalışmalarımız boyunca emeği çok çok az olan bi kız çıktı. Ve Yelda genç kırmızıya adını yazdırmadı. Bu sene biz bişeyi anladıkki reklamcılık inanılmaz stresli ve ego savaşlarının olduğu bir meslek. Diğer 2 çalışmamızda hiç katkısı olmayan bi salak insan burda yarışma ve isim konusu mevzu bahis diye eşşek gibi çalıştı. İnsanlar sırf arkadaşları diye çalışan insanları görmezden gelip, emekleri olmayan ,konuyla alakaları olmayan kişilere oy verdiler. Bende bizim tayfa sayesinde seçildim aslına bakarsan yoksa benide seçmezlerdi onlar. Ama benim adımın çoğunlukta çıkmasınada çok şaşırladılar. Nedense benim gitmemi istemiyolarmış! Hıh çokta fifi! Ben sizi cebimden çıkartır, suya götürür susuz getiririm huleynnnn!!!!
  • Ben solcuyum kardeşim şeklinde ajansta nidalar atan arkadaş solcu kesimin yıllarca mücadelesini verdiği adalat, eşitlik, emek kavramlarını bilmiyormuş demekki. Günümüzün çakma, göstermelik solcularından.Alıcam bi gün olmayan aklını zaten. Egolarınızı artı pençelerinizi törpüleyip öyle gelin karşıma bundan sonra yoksa ben fena halde törpüleyip makul bir boyuta getiricem hepinizinkini.
  • Bu işi yapmayı hep çok istemiştim ama gençliğimi ve enerjimi insanların fesatlıkları, egoları, savaşları içinde geçiremem. İş ortamında herkes herkesin ayağına çelme takmaya çalışıyor ama bu meslekte çok daha fazla. Okul ortamında böyleyse gerçek hayatta nasıldır düşün artık.
  • Yarın ajansta soğuk rüzğarlar estiricem. Sağdan tokat, soldan tekme atıcam sözlerimle. Beyni henüz gelişimini tamamlayamamış türlerle karşı karşıyayım Güncenur!

13 Kasım 2009 Cuma

GİTTİGİDİYOOOORRRR HANIIIMMMM:))

  • Gittigidiyooorrrr...Günceko nihayet gittigidiyor maceramızın bir bölümünü atlatmış durumdayız. Henüzmüşteriye sunum yapmadık ama juri karşısında eserimizi sergiledik:)) Veeee... Yessss, its very goodddd tepkisini aldık;) Tabiki eksik bi kaç noktamız vardı ama onlarda pek önemli şeyler değil.Düzeltilebilir özelliklere sahip şeylerdi. Çokk mutlu oldukk ajanscana:)) Büyük bir azimle üstelik umutsuzluğa kapılmadan çalışmıştık ama günceko. İnanırmısın kaç kere yaptığımız iş onay almadı ama biz yılmadık ve bir hafta içerisinde bütün çalışmayı yeniden yaptık. Müşteriye de sunumuzu yaptıktan sonra işlerimizi burada seninle paylaşacağım. Bu yorucu günlerin ardından 3günlük bir tatil süremiz var. Kafamı dinlendirmeye çalışıcam. Cumartesi günü Cansu ile buluşucam. Pazartesi ise kızlarla kahvaltı & extra bişey yapıcaz:))))) Mutluyum o yüzdennn.
  • Bu aralar daha doğrusu 2 gündür Büşra'nın verdiği bi tasarım sitesine bağlanmış durumdayım.Acayip bağımlılık yapıyo ya. Hiç tavsiye etmiyorum takılmayın.Ondan adreside buradan paylaşmıyorum bak:)))Siz okurlarımın zamanını böyle harcamasına karşıyım. Kitap okuyalım hep birlikte:)) Bende Sofie'nin Dünyasını bitirmek üzereyim. Yarıladım yani. Kendisi 600 sayfa olmakla birlikte ben 300 küsürlü bir yerlerdeyim :))
  • Şu an ne mi yapıcam? Looklet.com' a girip ( sitenin adını vermiyorum bak ;>) tasarım yapicimmm. Aynı zamanda Hanım'ın Çiftliğini izlicimmm. Ve aynı zamanda yatarkende kitap okicimmm:)))) Seviyorum kendimi yaaa. Bu ara kendime vakit ayıricimmm. hem kendimi hemde mesleğimi seviyorummmm:)))
  • Im advertiserrrrr.Hemde başörtülü hıh:DD Hemde başörtülü,başarılı, genç, yetenekli, creative reklamcııııı:DDDD
  • Tasarımlarım ve gittgidiyor işlerimizi bir süre sonra seninlee...

1 Kasım 2009 Pazar

DİN VE CİNSİYETÇİLİK KAVRAMI

Mevzu derin arkadaş! Hergün farklı farklı örnekleriyle karşılaştığımız bu durum hakkında yazı yazmazsam çatlardım evet...
Dinin cinsiyeti olur mu?
Kadın ve erkeğin dini sorumlulukları aynı değil mi?
Toplumumuzda din kavramı nasıl algılanıyor?
Ataerkil toplum yapısı dinin üzerinde de etkili mi?
.
.
.
  • Bu sorular böyle uzar gider. Kızlarla okulda gördüğümüz örnekler üzerine bolca tartıştığımız bu soruları birde burda tartışasım geldi.
  • Biz nasıl dandik bir topluma sahibiz hiç düşündün mü? Hiç düşünme çünkü dandiklik oranı oldukça yüksek! İlk sorudan başlayalım. İlk sorunun cevabı: Gerçek cevap; hayır.Fakat insanlar malesef dini cinsiyetçi bir şekilde ayırmış durumda. Sanki din kavramı kadına daha çok yakışıyor. Sanki bütün kurallar onlar için konulmuş. Hayır yok öyle bir şey.Kadında erkekte aynı sorumluluklara sahip. Nasıl kadın başını kapatmak, namazını kılmak, orucunu tutmak, haramdan uzak durmak zorudaysa bunlar erkekler için de geçerli. Peki ya öyle mi? Hayır değil. Etrafımızda dini sadece kadına indirgemiş o kadar çok insan varki. Bunun mantığını anlamak mümkün değil. Mesela; bizim okuldaki ya da etrafımdaki muhafazakar müslüman ailelerin çocuklarına bakıyorum. Kızları gayet mutasıp, tabiri caizse onları "dizlerinin dibinde" yetiştiriyorlar. Etrafta "iyi aile kızı" olarak anılmaları lazım çünkü. En ufak bir "namuzsuzluk" yapamazlar.(Namuzsuzluk derken kötü şeylerden bahsetmiyorum tabiki.)Tek bir hata " evde kalmalarına, dedikodulara" kadar gider yoksa Allah korusun!

  • E erkek çocuklarda nasıl o zaman bu durum?
"Aynı mı?"
  • Şaka yapıosun herhalde. Tabiki onlar gayet özgür,gayet sözde "dindar/müslüman". İstedikleri herşeyi yapabilirler. Çıkmadıkları kız kalmamıştır. Gönüllerince eglenmişlerdir istedikleri her türlü kızla. Barlara, gece gezmelerine, içkili ortamlara... aşinadırlar. Ama sorsan muhafazakardırlar! Anaları, bacıları belki de tüm sülaleleri başörtülüdür. Yalnız "onlar" özgürdürler. Yine okuldan örnek vericem. Annesinin, kardeşlerinin kapalı olduğunu gayet müslüman olduklarını duyduğum insanlar olmuştu. Ve duyduklarım beni şoke etmişti. Çünkü dışardan öyle olduklarını göstermiyorlardı. Yanlarındaki arkadaşları gayet uygunsuz tipler.Kızlarla aralarındaki mesafe nerdeyse yok denecek kadar az. İllaki kendi tarzlarında arkadaşları olacak diye birşey yok tabiki. Benimde içki içe arkadaşlarım var. Ama ben onlarla kanka, dost falan değilim. Sadece arkadaşım. Bu arakadaşlar birde kapalı kızların ardından "Bu kapalı kızlarda çok dar giyiniyor.Şöyle yapıyorlar.Böyle yapıyorlar..." şeklinde konuşuyorlar. Size bu hakkı kim veriyor? Sadece nüfus cüzdanınızda yazan ve Cuma günleri camiye gittiğinizde aklınıza gelen dininiz mi? Hayır. O din " erkekte harama bakmayacak, oruç tutacak, namaz kılacak..." diyor. Aslında suç sizde değil. Sizi böyle yetiştiren ailelerinizde. Bi örnek daha; benim abim. Ben başörtülüyüm. Annem başörtülü. Ailemizdeki kadınların çoğunluğu örtülü. Kısacası muhafazakar, müslüman bir aileyiz. Babam ortaokuldan beri benim pantolon giymeme takıktır.Giyilmeyecek o pantolon! Dahada enteresan hiç bir zaman başını ört dememiştir. Ama pantolona takıktır. Ben onların bana empoza etmeye çalıştıkları, kendi kurallarını koydukları şeyi hiç bir zaman tasvip etmedim. Kendi içimden geldiği gibi yaşadım ve istediğim zaman başımı örttüm. Kendi irademle yaptım bunu. Onlar istediği, toplum istediği için değil.Allah(c.c) istediği için! Beni böyle yetiştirdiler. (Zorla birşey yaptırdılar gibi alğılanmasın bu. Yani benim dini vecibelerimi yerine getirmem için daha çok çaba sarfettiler bence)Abim ise gayet rahattır. Müslüman ailelerin çoğunda olduğu gibi kesinlikle orucunu tutar.( Bak bu da ince nokta .Bu erkek tipi kesin oruç tutar ama namaz kılmaz).Namazını arada sırada kılar. Cumaya kesin gider. Her türlü arkadaşı vardır. İçkili mekanlarada gider. İçkili sofrada da oturur. Eee noldu şimdi? Hani nerde erkeğin yapmaması gereken şeyler. Kadının yapmaması gerekeni erkek gayette yapıyor. Çünkü aileler öyle yetiştiriyorlar. "Onlar" yapabilirler. Bir tek benim abim değil bahsettiğim bütün kesim böyle. Mesela bir örnek daha: Bizim okulda gayet müslüman olarak bilinen bir çocuk vardı.Okulda çıkmadığı kız kalmamış. Ama çocuk gitti başörtülü bi kızla evlendi.Çünkü ailesi öbür kızı istemezdi. O kızlarla gününü gün etti, öbürüyle evlendi. Bunların meshepleri böyle geniş işte! Daha bi bomba dedikodu: Bir başka beyimizde "Ben başörtülü olmayan kızla evlenmem" diyor. Sonra okul bitince doğğğruuu macera dolu Amerika'ya gidiyor. Amaç? E macera dolu diyoruz anla.Kendine cillop gibi manitalar yapacak orda.O bar senin, bu gece kulübü benim geceler boyu gezilecek. Dur diyen yok, sus diyen yok. Aileleri de etrafta "Bizimki okumak için gitti" gibisinden laflar ede dursun. Sonra da Türkiye'ye gelip mutasıp bir aile kızıyla "evlendirilecek"!
  • Bir başka mesele de şu: Bu erkeler dini bütün kızlarla evlendirilir kesinlike. Tabi birde "iyi aile kızı" olması lazım. Ama kızlar için böyle bir şart yoktur. Derler ki " olsun olsun çocuğun durumu iyi.Namazını falanda sen kıldırırsın..." Yok ya! Ailesinin yapmadığını kız mı yapmak zorunda. Bunlar böyle kıt zihniyetler işte. Kızlar okumasın ki böyle salak olsun gitsinler evlensinler istiyo bunlar işte. Çok sinirlendim güncenur:SSS
  • Bütün bunların sebebi ne peki biliyo musun? Dur ben seni aydınlatıcam hemen: Ataerkil toplum yapısı. Dini bile ataerkillik çatısı altında eğip büküp kendilerine uygun hale getiriyorlar. Ataerkil toplum yapımız diyork ki "Erkek üstündür, erkek çalışır, erkek döver, erkek sever..." Bizim bu asalak müslüman tayfa da dini kadına özgü yapmış ve erkeği bazı şeylerden muaf tutmuş. Kız çocuklarını üniversiteye gönderseler bile pek birşey değişmiyor aslında. Amaç sadece bulundukları toplumda kabul görmelerini sağlamak. Ayakları üzerinde durmalarını sağlamak değil. Okul bittikten sonra alelacele evlendirilirler. Diplomaları ise gelin sandıklarının içinde küflenip gitmeye mahkumdur!
  • Siz ey müslüman genç kadınlar! Manifesto yazıyorum sizin için:)
1)Gözlerinizi dört açın ve öyle erkeklerden uzak durun. Ataerkil toplum yapısının yetiştirdiği, kendilerini o yapıya adamış ve oradan çıkmayan , dinini gerçekten yaşamayan erkelerden uzak durun.
2) Etrafta "Biz başörtülü bacılarımıza laf söyletmeyiz" nidaları atan erkekleri sözde değil özde icraata davet edin. Mesela; "Biz eylem yaparken siz nerdeydiniz?" deyin.
3) Okuyun, kendinizi geliştirin. Üniversiteye gidip zengin koca aramayın salak gibi. Süslenip boy göstermeye değil, okuyup adam olmaya koltuk sahibi olmaya gelin okula.
4) Göstermelik muhafazakar ailelere oğullarının ve kendilerinin aslında nasıl "müslüman" oldukları konusunu her seferinde hatırlatın. Yüzlerindeki o memnunsuz ifadeyi göreceksiniz. Ama unutmayın ki bunu söyleyince "müstakbel gelin" adayı listesinden atılacaksınız.
5) Bilmem ne ailesinin "iyi aile kızı" değil, annenizin babanızın iyi evladı olun!
6) " Okudunda ne oldu. Evlenip gideceksin işte. Bu dünya da eşsiz görevin çocuk doğurmak." diyen zararlı beyinlerden uzak durun!
7) Gazete okuyun, köşe yazarlarını takip edin, asosyal değil sosyal olun,gezin, görün, eglenin.Ama bunu yaparken haramları unutmayın!
8) Tamam bağırmayın kulağımın dibinde. Sevmek size yasak değil. Sevin, aşık olun:) Ama kimi sevip, kime aşık olacağınızı bilin. "Onlardan" olmayın!
9) Evlenin. 3 çocuk yapın( made in R.T.E) :))) Yalan, yalan... Evlenin, ama siz istiyosanız bunu yapın. Etrafınızdaki insanlar için değil,kendiniz için yaşayın.
10) Son olarak, yukarda bahsettiğim topluluğa karşı hep şunu ilke edinin : Ne zaman istersem, eğer istersem!
  • Beni dinlediğiniz için teşekkürler. Manifestoyu illaki uygulayın demiyorum. Ama uygulamazsanız siz de onlardan olmaya adaysınız yavrucuklarım. Sizde merkezin size sunduklarını sorgulamadan yaşamaya mahkum olan, düşünmeden, araştırmadan yaşamaya devam edenlerdensiniz o zman...
Haydi Allah'a Emanet... Si yuuuuuu

24 Eylül 2009 Perşembe

HAKİKATEN BU SEFER "JOKER" ÇEKTİM..

Devlet kürt açılımı yaptı bende bugün okul açılımımıyapmış durumdayım. Saat 10 da olan derse yetişmek için sabahın köründe kalktım! Üç ders usta gazeteci Kürşat Bumin'in dersiydi. Aslında ben karşımda sert, sinirli bi adam bekliyodum ama çok şekerdi:) Ders inanılmaz eğlenceli geçti. Hanımın Çiftliği'ni, C.G'yi falan tartıştık. Bazı tereddütlerim vardı acaba ders zor olur mu falan diye ama dersten çok zevk aldım. Umarım hep böyle gider.
Kürşat Hoca'nın dersi bittikten sonra 12 kredilik dersim olan ayrıcana bitirme projesi konumunda olan ajans topluluğu ile buluştuk. Geçen seneki grubumda olmak üzere tam 15 kişiyiz. Çok enteresan kişilikler var güncenur! Bugün bir daha anladım ki Bilgi'de ki çocukların çoğu gerizekalı. Neyse bu konuya tekrar gelicem. Grubumuz hiç içime sinmedi. Çok baskın kişilikler var. Kendilerini ön plana çıkartmaya çalışıyorlar. I hope, dönem boyunca kavga etmeyiz ve başarılı oluruz. Fekat ben pek öyle düşünmüyorum. Çünkü çok düşüncesiz tipler var. Tipin biri çıkmış yok odaya küçük buzdolabı alalım içine içki koyalım , yok şöyle yapalım, yok böyle yapalım flan diye söylenip durdu. Sözde keş(miş) ! Bunlar henüz kişiliklerini oturtamamış, içki şişesinin içine hapsolarak modern bir görüntü kazanıp karizma bir hale bürüneceğini düşünüyorlar. Acıyorum! Böyle tiplerle aynı okulda okumak inan çok büyük bir üzüntü. Heee bide çıkmış dioki: " Gecede kalalım çalışalım..." Al sana bi salaklık daha. Kusura bakmayın benim meshep o kadar geniş değil. Altında arabası var ve erkek tabi ona göre bişey yok. Eee biz napcaz? Araba olsa bile böyle birşey söz konusu olamaz. Gündüzler çuvala mı girdi. Yok neymiş efendim ajanslar böyle olurmuş. Yok ya! Kim demiş. Kimse kusura bakmasın gece falan kalamam ben. Bu insanları bir sene boyunca nasıl çekeceğim bilmiyorum. Allah yardımcım olsun. Bugün ilk defa bölümümden nefret ettim. Bu insanların içinde olduğum için nefret ettim. O kadar boş insanlarki anlatamam. Neyse ajansın ismini ne koyduk dersin: JOKER ! Hakikaten joker. Ben bu dönem joker çekmiş durumdayım anlaşıldığı üzere.Offff uzun zamandır yazı yazmıyodum biliyosun çünkü içim çok sıkkın.Büşra' da bgün niye yazmıyosun dedi. Güncecan yazamıyorum bana bişeyler oldu. Kararsızlık durumları bende tavan yaptı bu ara. Hiçbirşeye karar veremiyorum. Şöyle mi yapsam, böyle mi yapsam...
Neyse taze joker elemanı ben kaçar...Hayırlı olsun yeni ajansımız ...

21 Temmuz 2009 Salı

HALET-İ RUHİYEM BOZUK MU NE !

  • O kelimeyi doğru yazıp yazmadığı mı bilmiyorum ama doğru olabilme ihtimali var. Şimdi hiç google girip doğru mu değil mi araştıramıcam kimse kusura bakmasın! Ruh halimde ciddi bir psiko manyaklık seziyorum. Her an hatta her saniye değişik duygular içerisindeyim. Sabah kalkıyorum sinirlerim tavan yapmış, öğlene doğru gayet mutlu ve pembe bulutlar üzerindeyim. Kendi kendime " evet evet ben en iyi yerde staj yapıp en iyi yere gelicem." modunda takılıyorum. Akşama doğru karamsarlaşıyorum. Gecenin ilerleyen dakikalarında ise duygusallığım hat safhaya çıkıyor. Anlıcan gelgitler içerisinde kıvranıp duruyorum. Bu durumdan nasıl kurtulurum onu hiç bilmiyorum. Ama bu duruma sebep olan şeyleri çok iyi biliyorum.
  • Şimdi seninle bir vaka inceleyeceğiz. Bu vakanın adı: İş Sahibi Olup, Çevresindekilere Yardım Etmeyen Tipik Koltuk Sevdalıları. Yani kısaca "İ.S.O.Ç.Y.E.T.K.S. " Nasıl bir vaka çalışması deyip durma bana çünkü hakikaten bu tiplerin incelenmesi lazım. İllet bir insan tiplemesi.Başlıyorum. Start!!!!!!

Kişi okumuş ve hatırı sayılır bir yere gelmiştir. Nasıl gelmiştir? Torpille ya da bileğinin hakkıyla. Daha sonra çevresindeki bazı kişiler kendisine iş ya da staj konusunda yardımcı olup olamayacağını sorarlar.Kişi " tabiki, ne demek" cevabını verir. Bu cevabı alan Ademoğlu sevinir ve tamam bu kişi bana yardımcı olacak der. Aradan günler geçer ve kişinin Ademoğlu'na yardım etme zamanı gelmiştir. Kişi telefonla aranır.Diyalog şöyledir:

A.O : S.a nasılsınız?

Kişi: Teşekkürleriyiyim sen?

A.O: Saol bende iyiyim.Şey kişi abla/ abi bana şuşu konuda yardımcı olabilir misin?
Kişi: Tabi canım ne demek sen hemen cvni yolla bana.
A.O: Gereksiz bir sevinç içerisindedir ve bitmek bilmeyen bir bekleyiş içerisine girer.Bekle bekle bir hal olur ama cevap yoktur. Sonra oturup düşünmeye başlar.
A.O: Eee şey aslında o kişi beni kendi yanında da staja alabilirdi yani neden bana böyle bişey teklif etmediki? (1)
İkinci bir tipik kişiyla günlerden birgün karşılaşırsın derdini anlatırsın ve sana şunu söyler: " Ya canımmm neden bna söylemedin. Ben hemen hallederdim onu..."
A.O: İçinden şöyle der " ahh canım bir kere yerler o lafları ikincisni bünye kabul etmez." Dışındanda şöyle der: " aa gerçekten mi canım ya çok sevinirim valla yardımcı olursan." ( Halbuki bilir ki ses soluk çıkmayacak)
  • Klasik diyaloglar bu şekilde gelişir. Ama olayın ana teması şudur: Kimse kimseye yardım etmez. Ya ölümüne yapışıp kalacaklarını düşündükleri koltuklarına rakip olarak görürler ya da " aman oturup bulsunlar kim uğraşacak şimdi." diye düşünüp dururlar. Konu açıdığında birbirimize yardım edelip, kollayalım derler ama hepsi lafta kalır. İş gerçeğe dönüşmeye balayınca da kimse kimseye yardımcı olmaz. Peki o zaman nasıl olacak bu işler. Birbirine yardımcı olması gereken kişiler yardımcı olmaz ise bu çark nasıl devam edecek. Ya aman neyse böyle tiplere uyuz oluyorum. Böylece çevremizdeki insanları daha iyi tanımaya başlıyoruz işte!
  • Kendimi kitap okumaya verdim ve zamanımı düşünerek, yazarak ve okuyarak geçiriyorum...

17 Temmuz 2009 Cuma

KAÇ(A)MAK...

İnternet çıktı mertlik bozuldu kuzum. Hergün dert yanar olduk "Nerde bu internet, nerde bu millet." Diye diye:) Anlaşıldığı üzere birkaç gün internetten uzak kalmış durumdaydım. Sıkıcı olmakla birlikte aslında güzel bir duygu. O nasıl oluyor derseniz eğer aynen şöyle oluyor: Sürekli pc başında olup, klavye ile bütün sene bütünleşince insan uzak kalmak istiyor. Ama bunu da başaramıyor. Çünkü internetsiz olmuyor. Niye olmuyor? Alışmış kudurmuştan beterdir de ondan :)) Alıştık bi kere bu merete. Neyse Tekirdağ'a gidince mecburen ayrı kaldım sevgili laptopumdan çünkü internet yok orda. Gayette güzel oldu. Doğayla ve kendimle başbaşa kaldım bir süre. Günlerden birgün staj için biryerden beni aradıkları haberini aldım ve mecburen merkeze kadar gidip netle tekrar buluştum :) Maalesef reklam ajansları beni hala keşfedemedi güncecim. Bende ısrarla keşfetsinler diye cv manyağı yapıyorum onları. Bugün iki ajansa cv mi yolladım bakalım geri dönüş olacak mı! Aslında Yelda eylül ayı için bir dergide staj ayarladı ama ben pek beğenmedim orayı. İnşallah bu başvurduğum yerlerden geri dönüş olur bana :( Eylül ayında da Zaman'a staj başvuruları başlıyor. Creative bir cv hazırlamam lazım. Aklımda birkaç fikir var ama ne yapsam, ne etsem bilmiyorum. Piskopata bağladım resmen ya.
  • Ay gündemde süper konular var bu arada. Süper gazeteci Ayşe Arman başörtüsü takıp sözde "öteki" oldu. Hatun Reina'ya girmeye çalışmış olmamış. Aman ne önemli. Zaten bizde Reina'ya giremiyoruz diye yakınıyoruz hergün okul kapıları önünde. Okul falan hikaye, okumasakta olur. Reina'ya girelim başörtümüzle yeter! Ahmet Şık hocam birşey söylemişti: " Karşınızdaki kişiyi rencide etmek istiyorsanız illa kötü söz söylemeniz gerekmez. Gayet kibar olmaya çalışarakta/olarakta karşı tarafı rencide edebilirsiniz."Evet, Ayşe Arman'ın da yapmaya çalıştığı şey aynen bu. Sözde kendisi başörtülü hanımları anlamaya çalışıyor fakat bu lafları da yazısında sarfediyor;
"Hediye paketi gibi oldum.
Duyamıyorum.
Kafamı değil, vücudumu çeviriyorum.
Böyle denizemi girilir. Su nerde?
Aynadaki görüntüm beni güldürüyor.
Ay nihayet biri bizi beğendi."
....
  • Bunlar hatırladıklarım sadece. Ne kadar anlamış bizi değil mi? Ne kadar kibar! Soyunarak ya da örtünerek prim yapmaya çalışıyor bir yaştan sonra işte. Verimlilik düşünce, birşey üretemeyince insanlar sapıtıyor. Başka uğraşlar bul kendine A.A. Biz senin "kafaya takmak" olarak gördüğün, "hediye paketi" olarak adlandırdığın şeyi takmıyoruz. Biz Allah'ın emrettiği örtüyle örtünüyoruz. Kafamızla değil, kalbimizle örtünüyoruz. Sen gerçek anlamıyla örtünemeyeceğin için boşuna kimseyi anlama çabasına da girme.
  • O hediye paketi lafınıda yuttururum sana. Seni bi paket yaparım aklın durur. Aynaya bi bak bakalım sen neye benziyorsun. Bizler Allah'ın bize verdiği hediyeyi almışız bu uğurda hediye paketi de oluruz. Ama sen nasıl bir paket olacaksın öbür tarafta ben çok merak ediyorum. Nihat Odabaşı'ya söyledim orda da çekecek senin paket fotoğraflarını. Artık ordan da prim yaparsın paket halinle. "Ateş başında seksi pozlar verdim.Çok estetik bir çalışmaydı. Sanatsal değeri benim için çok önemli. Bilmem kaç yaşındayım ama hala çok güzel paket olabiliyorum". Falan diye. Nihahahahahah mizah anlayışım süper dostum ya. Asabımı bozuyorlar be kuzum yoksa ben melek gibi bir kızım:)))) vızzzzzzzzzz, Fatma kaçar...

30 Haziran 2009 Salı

KAFANDAKİ ÇAKIL TAŞLARI




Gıcık oluyorum zaman denen şu şeye.
Kuralları hep kendi koyuyor bu oyunda.
Ben almak istedikçe ileri, geri
O oynuyor benimle bir ileri, bir geri.
Akrep, yelkovan birbirlerini kovalarken,
Bende zamanı kovalıyorum,
Bu haksız oyununun içinde.
Tam "kazanıyorum, zarı düşeş attık" derken,
Amansız bir hamleyle kendimi zaman tünelinin içinde buluyor,
Ve kilometrelerce geriye gidiyorum.
Öğreniyorum!
Oyunu kurallarına göre oynamam lazımmış.
Bende yapıyorum birkaç hile o zaman.
Başlıyorum zamanla oynamaya ileri geri, ileri geri...
Artık ben harcıyorum zamanımı,
Kurtuluyorum akrep ve yelkovanın acımasız ellerinden!
Bitmek bilmiyor günler geceler.
Yoruluyorum arkamda koşuşturanlardan.
Takılıp düşüyorum küçük bir çakıl taşına.
O zaman anlıyorum,
Bu da oyunun bir kuralıymış.
Meğer oyunun en küçük parçası çakıl taşıymış, başından beri benimle bu oyunu oynayan.
Üstelik zaman denen o adamın rolünü üstlenerek!

SIRT ÇANTAMDA BİRİKTİRDİKLERİM...






Gün olur alıp başımı gitmek isterim. Sırt çantamdakiler ile.
Biriktirdiklerimi dökerim bir deniz kıyısına. Zamanla dolup taşan biriktirdiklerim kızar o zaman bana.
Çantamın fermuarını aralayarak " Bırak artık bizi bir deniz kıyısında." diye bağırıp dururlar bana.
Oysa bilmezler ki ben geçmişini kolayca silebilenlerden değilim!
Kimini söküp atmak isterim sırtımdan.
Bu seferde onlar,benim geçmişime sıkı sıkı tutunduğum gibi tutunurlar fermuarın ucuna.
Bırakmak istemediklerim ise terkederler beni izinsiz. Bir merdiven yaparak bana sımsıkı tutunanlardan.
Ve kavuşurlar özğürlüklerine sırt çantamdan kurtularak.
Olur ya bazen umursamam onları. Düşünmem! Sırtımdakileri, içimdekileri, arkamdakileri...
Hatırlatırlar bana kendilerini ve patlatırlar çantamın fermuarını çığlıklarıyla.
Susturmaya çalışsamda ben, aslında anlarımki onlar benim çığlıklarımdı sahiden.
Bu seferde kendimle savaşırım. Bahaneler bulurum kendi kendime.
"Sırt çantam küçük geliyor aslında bana!"
Hemen gider her yerinde gizli saklı gözleri olan yeni bir sırt çantası alırım.
Zannedirim ki içimdekilerden bazılarını o gizli bölmelere saklarsam çığlıklarını duymam. Zannederim ki, bırakmak istemediklerim bırakamaz beni o zaman kolay kolay.
Doldururum tıka basa çantamın içini tekrar. Zamanı gelir içimdekileri özğürlüklerine kavuşturmanın tekrar.
İsteksiz ve istekli, hüzünlü ve sevinçli, ağlayarak ve gülerek ...
Aslında tutarsız bir şekilde her zamanki deniz kıyısına gider, sırt çantamın içindekilerle martıları beslerim.
Bırakmak istemediklerim beni bırakmış, kurtulmaya çalıştıklarım ise bana geri dönmüşler bilirim.
Fakat her seferinde ben seçerim bana tutsak olacakları ve benim tutsak olduklarımı!

29 Haziran 2009 Pazartesi

SOKAK LAMBASININ SAKİNLERİ


  • Parmaklıklar ardından baktığın yer, aslında sokak lambasıyla aydınlanan hayatların ortak noktasıydı.Gece bütün karanlığıyla sokağa hakim olmuştu belki ama evlerin içini aydınlatan sokak lambası, etrafında uçuşan sineklere rağmen ışık saçıyordu.



  • Gündüzleri bütün insanların hakimiyetini sürdürdüğü o sokak gece olunca sadece senin kollarının arasındaydı. Bağırsan herkes sesini duyardı, etrafa bakınsan hemen dikkat çekerdin... Gündüz vakitlerinin o ışıltısına rağmen gecenin karanlığı daha fazla görünür kılıyordu seni aslında. Evet, gece sende hapsolmuştu!
Geceye renk katan tek şey; balkonlarda oturan gecenin konukları, sokak lambasının etrafında toplanmış insancıklardı. Lambanın, etrafındaki sineklere rağmen yaydığı o cılız ışığın yamacında toplanmışlar ve herkes geceye hakim olmanın keyfini çıkartıyordu.
  • Evlerin yanıp sönen ışıkları, arabaların farları, ayak sesleri, fesleğen kokuları , gölgeler... Hepsi kör karanlığın davetsiz misafirleriydi. Tıpkı insanlar gibi. Dünyanın da davetsiz misafirleri vardı.

  • Hayatlarında ki kör gecelere karşın bir sokak lambasının cılız ışığıyla bile aydınlanmayı bilen insanlardı onlar. Umutlarını hiç kaybetmeden, sokak lambasının o titrek ışığı altında toplarlar insanları ve bir olup yayarlar bütün sokaklara ışıklarını!




3 Mayıs 2009 Pazar

KELEBEK

Uzun bir aradan sonra yeniden sinemaya gitmek iyi gelir hep. Hele de film güzelse deymeyin keyfime o zaman. Bugün vizyona girmesini merakla beklediğim filme gittim. "Kelebek"... Çok güzel bir film. Öğretileri olan ve filmi izlerken bu repliği unutmamalıyım dedirten cinsten. Mahmut Bengi'nin senaryosunu yazdığı Cihan Taşkın'ın ise yönetmenliğini yaptığı bu film birkez daha hrkesi düşünmeye teşvik ediyor. Filmin konusunu kısaca anlatalım bakalım, Afganistan'da savaş vardır ve Türkiye'den bazı gönüllü doktor, öğretmen, hemşire... oraya gitmeye karar verirler. Fakat içlerinden biri (yusuf) gitmez çünkü karısı hamiledir. Onu u şekilde bırakmaz istemez. Mevlevi dedesi İbrahim gidecek olanları yolcu eder ama Yusuf o günden sonra enteresan şeyler yaşamay başlar. İsa ve arakadaşları Afganistan'a gider ve 11 Eylül faciasına imza atacak kişilerden biriylede tanışırlar. Onu El Kaide'nin elinden kurtarmaya çalışırlar fakat yapmazlar... Olup biteni Yusuf'a da anlatırlar ve Yusuf düşünmeye başlar. " Acaba ben gitseydim, o öğretmen olmak isteyen Ümit/ Kahraman 11 Eylül faciasına imza atan terörist olmaz mıydı?" Film boyunca Yusuf'un "gitseydim böyle olurdu, gitmedim öyle oldu..." ikilemini görüyoruz. Daha fazla açıklama yapmıyorum herkes gidip izlesin diye:))
  • Filmde kelebek etkisi ve Mevlana öğretilerini görüyoruz. Bir kişi bile çok şeye imza atabilir,çok şey başarabilir deniliyor en basit haliyle filmde. Filmde inanılmaz etkili replikler var. Bunları yazıcam özellikle, çok etkilendim çünkü. Ama önce film içindeki mısralardan alıntı yapalım;
“Derler ki…Burada bir kelebek kanat çırpsa, Atlantik’te fırtınaya sebep olabilir…İşte biz, her birimiz tıpkı o kelebek gibiyiz; fakat bir farkla…Bizim kelebeğimiz fırtınaya sebep olmaz!O, kanatlarını açar fırtınaya karşı koyar…”
  • Film esnasında beni en çok etkileyen üç sahne vardı aslında. Biri;
Ümit: Düşünüyorum!
Yusuf: Düşünmek iyidir...
Ümit: Ya kötü şeyler düşünüyorsam.
Yusuf: Kötü şeyler yapmaktan iyidir!
  • İkincisi;
Mevlevi dede İbrahim:
Bir vücudun organları gibi olmalıyız. Ağaçtaki elmanın yanındaki meyveyi koparsanız hiç birşey demez. Fakat ayağınıza bişey batsa eliniz hemen harekete geçer. İşte insanda böyle olmalıdır.
  • Üçüncüsü;
Ümit: Bin Ladin Müslümanların öcünü alıyor. Birşey yapacaksa Bin Ladin gibiler yapacak. Ancak onlar Müslümanları kurtarabilir. Onlar bize ne yaptıysa bizde aynısını hatta daha fazlasını onlara yapacağız.
( o sırada yol kenarından ağlayan bir kız çocuğu gören Yusuf arabadan iner ve kızın yanına gider. Kızın bacağını kenarda havlayan köpek ısırmıştır.)
Ümit :" köpek kuduz değil, ne yapıcaz kızı?"
Yusuf: Sen köpeğin anasını, babasını, çocuğunu ve kardeşlerini bul ve öldür aynı Bin Ladin gibi! Öcümüzü al. Bense yapmam gerekeni yapıp onun yarasını saracağım...
  • Çok süperdi gerçekten bu sahneler. Münir yani Ümit çok süper rol yapmış bence onu tebrik etmek lazım.Benim filmde en beğendiğim karakter o oldu. Diğerleride güzel tabiki ama ben onun oyunculuğundan daha fazla etkilendim valla:))Filmde olumsuz olan birkaç şeyde vardı tabi. Bir kere herkesin bu filmi anlaması zor çünkü kopuk kopuk anlatılıyor, karışık yani. İkincisi film çok uzun, bi yerden sonra sıkılmak çok normalleşiyor. Üçüncüsü ise mevlevi dedesi orda ve sema gösterisi filmde yok. Kesinlikle bir sema sahnesi olmalıydı. O zaman film daha etkili olurdu. Belki de çok klasik olur diye koymamaışlardır. Neyse bence film süper, herkes bu filme gitmeli. Neden mi?

  • Düşünmek güzeldir! Ve şunu herkes hayatı boyunca düşünsün;
Hayat aslında sadece seçim yapmaktır!
Ya bir şey yapmayı seçersin…
Ya da yapmamayı…
Tabiki ben, yaşadığı sürece birşey yapmayı seçenlerdenim !!!
NOT: http://www.filmkelebek.com/ (filmi izlemeden önce geziniz...)

19 Nisan 2009 Pazar

BU ŞARKIYI ERGENEKON'UN 12. DALGASINA ARMAĞAN EDİYORUZ... :))

Öncelikle Ergenekon'un 12. dalgasıyla ilgili hiç bir açıklama yapmayacağım. Sadece mevcut köşe yazarlarımızın yazdığı birkaç yazıyı alıntı yapıcam. Onlar lafı gediğine çok iyi oturtmuşlar. Benim bir daha uzun uzadıya yazmama gerek yok. Ama seni kırmamak için bir iki laf edicem tabiki.
ALİ AKKUŞ
19 Nisan 2009, Pazar
O cephanelikleri, cinayetleri, fişlemeleri, işkenceleri, Güneydoğu'da ensesine kurşun sıkılan Kürtleri, Şemdinli'yi, lahikayı, planları, dinlemeleri, bombalamaları unutturmaya çalışıyorlar.

Tutuklanan hocaların her birinin 'darbeci generaller' ile yaptıkları görüşmeleri, hizmet arz etmelerini, yol göstermelerini, cübbelerinin altından gözüken 'postallarını' Türkan Hanım'ın resminin arkasına saklamak mümkün mü?" Evet, Ahmet Altan böyle soruyor. Ama dün bazı gazeteler öyle bir saklama yapmışlar ki; bu haberlere bakan, Ergenekon davasından tutuklanan profesörleri göremiyor bile.


ÇYDD Başkanı Türkan Saylan üzerinden Ergenekon davasına vurmaya devam ediyorlar. 'Türkan Saylan'a bu yapılır mı?' cümlesinden sonra demediklerini bırakmıyorlar. Maşallah Türkan Hanım da -rahatsızlığına rağmen- gece yarılarına kadar televizyonda, gün boyunca gazete sayfalarında ağzına geleni söylüyor. Dün 'al gülüm ver gülüm' tarzı röportajında bile toplumun büyük kesimine karşı nasıl bir kin içinde olduğu görülüyor. Başörtülü gençlere burs vermediklerinin gerekçesini açıklarken hakarete varan sözler sarf ediyor. Başörtülü olarak burs başvurusu yapan kızların bir kısmı 'militan'mış. Onları 'casus gibi' aralarında görmek istemiyorlarmış. Başörtülüleri üç kısma ayıran Saylan'a göre, ajan ve casus olmayanların dışında kalanlar ise kendilerini kullandırıyormuş. Cumhurbaşkanı'nın eşini de 'kendisini kullandırtanlar' kategorisine alıyor. Gerekçe olarak erken evlenmesini gösteriyor. Biraz daha ileriye gidip, 'bu meselelerde çok netim' diyor ve terbiye sınırlarını aşarak şu cümleyi kuruyor: "Gerçi o örtü sayesinde erken koca buluyorlar o ayrı." Şimdi sormak lazım: Bu mudur çağdaş meleklik? Bu mudur kadına saygı? Bu mudur eğitimde fırsat eşitliği?

Türkan Saylan'ı anlamak için cumhuriyet mitinglerinin tamamına bakmakta fayda var. Hani Karadayı Paşa'nın "Şener Eruygur'un işi, başarılı olursa Türkiye değişecek." dediği mitingler. Saylan'ı 'Ne darbe ne şeriat' sözlerinin parantezi içinde değerlendirmek yanlış olur. Ertuğrul Özkök bile cumhuriyet mitinglerini analiz ederken 'kürsü ile meydandakileri' ayırma gereği duymuştu. Saylan o mitinglerden ikisinde kürsüdeydi. Kürsüde olanların söyledikleri yenilir yutulur değildi. Darbe çağrıları bir yana hakaret etmedik değer bırakmamışlardı. Tam iki yıl önce Saylan, Tandoğan Meydanı'nda düzenlenen mitingde Kutlu Doğum haftasını hedef alarak şöyle diyordu: "23 Nisan'daki ulusal coşkuyu gölgelemek üzere aynı tarihlerde yöneticilerin katılımıyla Kutlu Doğum şovu yapılarak cumhuriyetten intikam alınmaktadır." 14 Nisan'daki o mitingde söylenenlerin benzeri, 27 Nisan gece yarısı bildirisinde neredeyse birebir tekrar ediliyordu.

Mesela Çağlayan mitinginde, "Günahtır diye don üzerinden iğne yapan tıp profesörleriyle kadrolaşmalarını tamamlamak, çağdaş eğitimin yerine, yaradılışla simgelenen hurafeleri getirmek için baskılar en üst düzeye varmıştır." diyor Saylan. Hükümeti yıkıp Meclis'i kapatmak isteyen darbecilerin bu sözlerden etkilenmemesi mümkün mü? İki mitingde kürsüde olan ve darbecilerle yürüyüşünü sürdüren Saylan, İzmir'de konuşturulmadı. O dönemi hatırlamakta fayda var. Darbeciler o kadar ileri gitmişti ki, Türkan Saylan bile onları kesmez olmuştu. Konuşmalarının tamamında her işi şeriata bağlayan Saylan, şimdilerde o gün söylediği tek bir cümlenin rantını yiyor. İyi ki arşivler var.


Ali Akkuş'un bugün yazdığı onikinci dalğayla alakalı olan ÇYDD ile ilgili haber yorumu işte bu. Bu konuyla ilgili Mehmet Altan, Ahmet Altan, A.Turan Alkan'ın yazılarını da okudum. Sadece sığ düşünceli ve at gözlüğü ile bakan klasik medya gibi davranmamak için.
Türkan Saylan cüzzamla savaşmış olan çok iyi bir profesör olabilir. Bu arka plana atılacak birşey değil tabiki. Fakat bütün bunlar Türkan Saylan'ın Ergenekon ile ilgili olmadığı anlamına gelmiyor. Saylan kanser tedavisi gördüğü için tutuklanmadı. İyiki de öyle oldu. Fakat unutulmaması gereken birşey var ki, ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Mezun olduğum lisede birçok faaliyetini yürüten bir dernekti. Birçok insan " ÇYDD bir sürü öğrenciye burs veriyor. Bu nasıl bir kara lekedir..." tarzında açıklamalar yaptı.
  • Peki , acaba bu dernek kimlere hangi amaçla ders veriyordu?
  • Özellikle Doğu ve Güneydoğu' dan fakir öğrencileri getiriyorlar. Neden? ( Sadece oradakiler daha fazla okuyamadığı için değil, bu çok aşikar bir durum)
  • Getirdikleri kız öğrenciler bir süre sonra İstanbul gibi büyük bir kentte kendilerini buluyorlardı.Peki, zaman geçtikçe hayatlarındaki köklü değişikliklere ne demeli? ( ilk geldiği zamanlarda masum Anadolulu kız bir süre sonra tamamen değişiyor ve İstanbul'un o boya tenekeli, etekleri süper minili kızlarına dönüşüyorlar...(hepsi değil tabiki)
  • Bu kızlar ya da öğrenciler zorla ( sınavları oldukları halde) toplantılara götürülüyor olabilirler miydi acaba? ( ertesi gün derse geldiklerinde çalışamadıkları için kötü not alanlarla dolu bir sınıf...)
  • Ayda ya da haftada Saylan ve kendisiyle denk arkadaşlarının söyleşisi var diye sınıftan çıkartılan öğrenciler olabilir mi?( Boş ders olduğu için sevinen öğrenciler ve kendi ideolojilerini entegre etmek için heyecanla konuşan bir grup yaşı oldukça ilerlemiş Saylan ve arkadaşları)
Bütün bunların cevabı tabiki evet! Saylan'ın faaliyetleri çok meşhur. Yandaş medya hariç diğer gazeteler bunlardan her zaman bahsettiler. Bende bu yazımda onları bir daha anlatmıyorum. Sadece kendi bildiklerimi yazdım. Ayrıca Türkan Saylan tutuklanma olayından sonra Başörtülü kızlar için ağzına geleni söylemiş yukarıdaki yazıdada görüldüğü gibi. " Erken evlenmek için örtünüyorlar..." da bunlardan sadece biri. Kesinlikle burdan bile olsa bu laflara hitaben hiç birşey yazmayacağım. Çünkü hiç bir şekilde örtünmenin anlamını anlayamayacak bir kişi için burada laf söylemeye, yazıp çizmeye gerek yok. İstesem bende burda çok güzel "belden aşağı" vururum. Ama yaşına hürmet edip ağzımı açmıyorum. Ne de olsa elbet birgün bütün başörtülü kızlar olarak bu lafların hesabını topluca soracağımız gün gelecek.O zaman; Ergenekon'un değil, adaletin kılıcı kimin boynunu uçuracak, kimin hesabını kesicek görücez...
12. dalga için ( özellikle bazı kişiler için ) çok uygun bir şarkı;
Dalagalandımda duruldum,
Koştum ardından yoruldum,
Binlerce güzel sevdimde,
Bir tek sana vuruldum,
Bir tek sana vuruldum...
( Benzetmeleri belirtmeme gerek yok bence :>)
FTM...

20 Mart 2009 Cuma

GÜNEŞİ GÖREN KARDELENLER KİM?

  • Güneşi gördük, ayı gördük, yıldızı gördük... Gökyüzünün bize sunduğu bütün güzellikleri gördük.Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmi Güneşi Gördüm'ü de gördük:) Bir sinemasever olarak bu filmede gittim. Kırmızıgül'ün ilk filmi Beyaz Melek'i izlerken salya sümük olan biri olarak filme giderken acaba yine ağlayacak mıyım? diye düşünüyordum. Fakat filme gitmeden ağlamaya odaklanmıştım bile çünkü Yelda "Abi gittim, ağla ağla bir hal oldum" dedi. Bende duygusal bir insan olarak ağlayacağımı düşünerek selpaklarımı hazırlamıştım. Şimdi sayın sinema eleştirmeni bana bağlanıyoruz ve yorumlarımı alıyoruz:))
Öncelikle toplumsal ve siyasal gidişatı çok dikkatli izleyip, tahlil edip bizlerin önüne sunan Mahsun Kırmızıgül'e teşekkürler. Film sosyal içerik olarak dolu doluydu gerçekten. Filme gidenlerinde gördüğü gibi film birçok konuyu ele almıştı. Göç, terör, kadın sorunu, travesti...Mahsun, Beyaz Melek'te de olduğu gibi bu filmdede izleyicilerin bol bol duygularına hitap etmiş. Yepyeni birşey sunmadı biz izleyicilere ama ele aldığı konular toplumsal ve hepimizi yaralayıcı konular olduğu için her seferinde etkilendik ve çok beğendik. Bazı sinema eleştirmenleri Kırmızıgül'ü tebrik ederken, kimileride "Şarkıcıdan yönetmen olmaz" dedi. Fakat unuttukları birşey var: Bir kişi birçok işi bir arada yapabilir. Bu bir gerçek! Ben reklamcılık okuyorum ama büyük reklamcılarla konuştuğumuzda ya da piyasadaki önemli insanlara baktığımızda hepsinin alakasız mesleklerden geldiğini görüyoruz. Adam usta reklamcı ama işletme mezunu, psikoloji mezunu, ekonomi mezunu... Demekki önemli olan yetenek. Her ne kadar bu işin okulunu okuyan biri olarak bu durum sinirimi bozsada gerçekleri kabullenmek gerektiğini düşüyorum. Bu yüzden de Mahsun Kırmızıgül'e; şarkıcı, senarist ve yönetmen diyorum:)
  • Filme geri dönelim. Müzikler, çekimler ve oyuncular süperdi. Özellikle engelli çocuk rolündeki minik oyuncuyu ve travesti rolündeki Cemal Toktaş yani Qado'yu( umarım yanlış yazmamışımdır) kutluyorum. Rolünün hakkını vermiş her ikiside.Filmin ismi olan Güneşi Gördüm teması kardelen çiçeği ile çok güzel işlenmiş. Bazı yayın organları "Bu kadar güzel filmde travestilik olmasa daha iyi olurmuş. Birde Güneşi Gödüm'ü onunla birleştirmiş. Üstelik Kürt ailelerinde böyle birşeye yer yoktur" demişler. Nereden biliyorlar? Araştırmamı yapmışlar. Travestilik bir toplumsal sorun değil mi? Filmde işlenmemesi için hiç bir sebep görmüyorum. Gayette güzel olmuş. Gayette güzel işlenmiş. Filmin sempatik oyuncusu Qado kardelen çiçeği gibi bütün cesaretini toplayarak abilerinin karşısına çıkıyor ve güneşi görüp ölüyor. Bu sahneden sonra "Acaba gerçek hayatta kardelen kadar cesaretli insanlar var mıdır" diye düşündüm.Birşeye bu kadar tutkuyla bağlı olup, ölümü pahasına onu son bir kere görebilmek için ölümü bile göze almak... Çok uç birşey belki filmde işlenen. İllaki ölmek değil ama insan ölüm kadar etkili olmasa bile kendisine zarar verecek bazı şeyleri göze alabilir. Kesinlikle vardır bu tarz hayatlar ya da insanlar. Neyse filmde farklı farklı konuların hep birlikte ele alınmasını karışıklık olarak görenlerde var. Bence karışıklık olmamış çünkü bir ailenin içinde geçiyor hepsi. Eğer farklı farklı aileler ele alınıp, hepsinde ayrı konular işlenseydi karışıklık olurdu. Sadece terör, göç veya kadın meselesi ele alınsaydı çok yavan bir film olurdu.
Taze yönetmen Mahsun yeni filmlerini bizlerle buluşturacağı gibi bende yeni yazılarımı sizlerle buluşturacağım:)) Şimdilik hoşçakal,vızzzzzzzzzzzzzzz... ;)

15 Mart 2009 Pazar

MA...

İçimden sesler korosu… En iyi, en dürüst, bazen en acımasız, bazense en mutluluk verici dost. Yağmurlu bir İstanbul günü “ Dur durak bilmeden ilerleyen zamanda su misali yaşamak ister miydin? Diye sordu bana. Çok duymuştum şu meşhur su misali benzetmesini. Fakat hiç düşünmemiştim su misali nasıl yaşanır. Düşmüştü bir kere bu soru aklıma. Zaman kaybetmeden su gibi akıp giden ömürleri düşünmeye başladım ama hiç birinde suyu göremedim. Hiç bir şey göremeden pencerenin kenarında yağan yağmuru izlerken muhteşem korom “ İnsan suya benzer. Dikkatli bak.” Dedi. Haydaaaa! Ben henüz su misali nasıl yaşanır onu düşünürken, enteresan sorularla bir kez daha köşeye sıkıştırılmıştım. Yağan yağmuru izlemektense, yağmur tanelerini dinleyerek bu sorulara cevap verebilirdim. Pencereyi açıp gözlerimi kapadığımda o ses beni çoktan kendine hapsetmişti bile.


Su yaşatıcıydı! Toprağa düşen su tohumu büyütür ve o tohumdan bir ağaç meydana gelir. Her ağaçtan türlü türlü meyveler elde edilir. İnsanda yaşatıcıdır. Ana rahmine düşen tohum orada büyür ve her bir tohumdan farklı farklı çocuklar dünyaya gelir. Uzun bir yolculuktan sonra dünyaya düşen yağmur taneleri ya da ana rahmine düşen küçük bir tohum kimi zaman sessizce yakalar bizi, kimi zamanda geleceğini haber verir. Yağmur altında ıslanmaktan hoşlananlar için bu sessizlik sevindiricidir. Sessizlikten korkanlar içinse gereksiz bir misafirdir. Ana rahmine sessizce düşen tohumda bazen geleceğini haber verir. Bazen de hissettirmezler uzun bir yolculuğa çıkılacağını. Suda, insanda üretkendir. İkisi de ürünler verir dünyaya yepyeni ve taptaze.


Su bazen yararlı, bazen yıkıcıydı! Suyun iki yüzü vardır. İnsanınsa iki yanı. Her ikisininde bir tarafı; saf, saydam ve dingindi. Diğer tarafı ise; hırçın, bulanık ve korku dolu idi. Saydam olan suya bakarken içimizi görürüz. Rahatlarız ve içimizdeki “bizi” keşfederiz. Tertemiz olan su sessizce siler bazı kötülükleri ve pislikleri. Dünya üzerindeki kötülükleri fark ettirmeden alır götürür. Biz insanlarda zaman zaman karşımızdakinin hatalarını görmezden gelir ve siler geçeriz. Toprağa düşüp tohuma can veren su bazen de zararlı olur tıpkı insan gibi. Suyun azizliğini unutan insanoğluna karşın bunu hatırlatmak için sessiz haline inat büyük bir gürültüyle sesini bize duyurur ve kıyameti kopartır bazen su. Her yeri altüst eder ve öldürücü olabilir. İnsanlarda dünyada kendi dengelerini bozan birileri olunca ne kadar aziz olduklarını göstermek için gürültüyle bir savaş çıkartıp, kimilerini yeryüzünden silerek gövde gösterisi yapmaz mı?


Su gibi sürükleyici, güzel, yararlı ve vazgeçilmez olabiliriz. Fakat onun gibi değişken ve tükenmez olabilir miyiz? Sorusuyla içimden sesler korosu yağan yağmurla arama bir kez daha girmişti. İnsan güzel ve vazgeçilmez olabilir. Değişken ve tükenmezde olabilir. Bazılarımız akıp giden zamana akıp giden su gibi ayak uydururuz. Hiçbir zaman bir kere geçtiğimiz yerden bir kere daha geçmeyiz. Su gibi tükenmezde olabiliriz, evet. Ölüp giden bir varlık nasıl tükenmez olabilir? Kimi Ademoğlu ya da kızı ölse de tükenmeyecek tohumlar ekmiştir zaten dünyaya. Eserleriyle ve insanlığa katkılarıyla hiçbir zaman tükenmez bir olguya dönüşmüştür.


Ey insanoğlu; su gibi üretici, su gibi yıkıcı, su gibi yararlı, su gibi zararlı, su gibi sürükleyici, su gibi vazgeçilmez ve su gibi tükenmezsin! Bitmek bilmeyen benzetmelerim bir biri ardını kovalarken bende sorularıma cevap bulmuştum. Aslında her insan su gibi yaşardı. İçimden sesler korosu ise çoktan uykuya dalmıştı. Tıpkı su misali…

12 Mart 2009 Perşembe

HONG KONG DİYARINDA BİR GARİP FATMA:(

  • Allahımmm neydi günahımm, dırırım dırırım.Günahım neydi Allahımmmm!!!!!!!!!!
  • Taksim dolaylarında Mudo'daki waflle olayından sonra şimdide Great Hong Kong Restaurantta bir facia yaşandı. Yelda'nın Kore tutkusu bize hem kazık attı hemde zehirleniyorduk.
Karnı acıkmış dört kişi olarak Hong Kong yemeklerini yemek için restoranta girdik. Boş bir masaya oturduk ve garsonun gelmesini bekledik. Fakat gelen giden yoktu. Yelda kadınların yanına gidip " self servis mi?" dedi. Ama anlayan yoktu:) Bu sefer bizimki self servisi hecelemeye başladı:)) Anladık ki öyleymiş. Karşımda adını ve tadını bilmediğim bir sürü yemeksi şey vardı. Ben, Berivan ve Yaprak hiç birini almaya cesaret edemezken Yelda tabağı doldurmuştu bile. Bende bu kız yiyebiliyorsa bizde yiyebiliriz düşüncesiyle tabağıma bişeyler koydum. Benim ardımdan Berivan ve Yaprak' da tabaklarını doldurmaya başladılar. Çubuklarımızıda alıp masaya geri döndük. Ve, ve, veee işte o an!! Elime çubukları aldım ve o irenç şeylere doğru uzandım. Allahımmm neydi onlar ya:( Yediğim şeylerin hepsinde de acayip bir koku vardı. Hatta sadece yemeklerde değil, mekanda bile ağır bir koku vardı. Biz yemekleri korku ile tadarken Yelda büyük bir iştah ile hepsini yutuyordu. Hatta bizim yiyemediklerimizide yedi. Yiyemediklerimiz kısmını açıklayayım. O yiyemediklerimiz tabağın hepsine tekabül ediyor. Çünkü Ben, Berivan ve Yaprak hiç birşey yiyemedik. Çubuk ve Hong Kong maceramızı sona erdirmek için kasaya geldik ve hesabı görünce şoka uğradık. Manyak Yelda'nın yüzünden 15 ytl kazık yedik. Sadece oturmak için 15 ytl vermiş olduk. Böwwwwwwwww hatırlamak bile istemiyorum. O tadı ağzımdan silmek için üstüne bir sürü şey yedim ama hala hissedebiliyorum:((
  • Yelda'nın deyimiyle farklı bir deneyim yaşamıştık. Sorun 15 ytl ödemiş olmamız değildi. Sorun karnımız doymadığı halde 15 ytl ödememizdi Yelda Hanım:)) Bir daha asla böyle deneyimler yaşamak istemiyoruz haberin ola :))

24 Şubat 2009 Salı

ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİDİR!

  • Ayrıntılarda gezinen biri miyim yoksa takıntılı biri miyim? Bence her ikisinden de birazcık var. Bazen fazla ayrıntılara takılıyorum ve bu yüzden de takıntılı biri olup çıkıyorum. Şeytanca şeyler düşünüp, acabalarla dolu cümleler kurmaya başlıyorum. TV' de gösterimde olan bir reklam var. Sabah Gazetesi' nin kendini yani kendi görüşlerini anlatmaya çalıştığı bir reklam. Güzelde bir reklam. Zaman Gazetesi'nin reklamlarında olduğu gibi bu reklamı da izlediğimde kendilerini iyi ifade ettiklerini düşündüm. Fakat reklamı izlerken yine ayrıntı diyebileceğimiz bir nokta gözüme çarptı. Takıntılı mıyım, ayrıntıları mı kaçırmıyorum diye düşünmeye başladım. Reklamı biraz hatırlayalım;


  • Sloganımız "Hepimiz bir olmasakta, hepimiz bir olduk." Reklamda farklı farklı sesler var. "Ben aleviyim, ben kürdüm, ben batılıyım, ben doğuluyum, ben reçberim..." diyen insanları görüyor ve duyuyoruz. Peki, ben nerde takıldım? Tabiki Türkiye'nin can alıcı konularından biri olan " Ben başörtülüyüm, ben mini etekliyim" tabirini duyunca. Çünkü reklamda " ben mini etekliyim" sesini duyunca ekranda acayip uzun bacaklı manyak bir genç hatun görüyorsunuz. "Ben başörtülüyüm" diye gelen sesin önünde hangi görüntü var peki? Yaşlı, başı örtülü ve ton ton bir teyze!! Enfes bir reklam yapıp okuyucuları etkilemeye çalışan gazetenin reklam ajansı bu ayrıntıyı gözden kaçırmışmıydı? Hayır gözden kaçırmamışlardı.Eminim ki bu reklamı yapanlar Türkiye' de ki büyük çoğunluk gibi " başörtüsu kullanan yaşlıdır. Gencecik insanlar kendini niye örtsün" anlayışına sahip bir kesim. Bu yüzdende bu durum reklama böyle yansımış. Büşra ile bu konuyu konuştuğumuzda Sayın Sosyolog " Bence bu reklamı yapanlar ve yaptıranlar bunun farkına bile varmamışlardır." dedi. Kesinlikle katılıyorum. Farklılıklarımız ile bir arada yaşayabiliyoruz temasını işleyen bir reklam yapılacaksa öncelikle her kesimi çok iyi analiz etmek lazım. Bu reklamı yapan ajans bu noktayı gözden kaçırmamalıydı dicem şimdi ama Türkiye'nin genel eksiğini ajanstaki creative insanlara yüklemek istemiyorum.

Şimdi ben ayrıntıcı mıyım, takıntılı mıyım? Bunun yorumunu siz okuyucularıma bırakıyorum:) Kaç kişi bu ayrıntıyı yakalamıştır orası meçhul tabii:)Ama şu kesin Şeytan Ayrıntıda Gizlidir!

5 Şubat 2009 Perşembe

GÜZ SANCISI, KARIN AĞRISI...

B.N:Sinema eleştirmeni sayın, sevgili Fatma Şişli.Evet vizyona giren Güz Sancısı filmi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce yeterince iyi mi?
F.Ş: Hımmm, evet böyle bir soru bekliyodum açıkçası. Hiçte şaşırmadım. Çünkü en iyi sinema eleştirmeni benim.Sizde haklısınız bu soru ancak ve ancak bana sorulabilir.Bence film...
B.N: İyimisiniz hanfendüü, ne diyosunuz siz.
F.Ş: Ne var canım ben doğruları söylüyorum.
B.N: Siz nerden bilirsiniz bunları.Siz şöylesiniz, siz böylesiniz...
F.Ş: Bakkk bana bakkk. Bi daha da bu bloga gelmem. Beni kimse bu bloga getiremez.Bu blog benim için bitmiştir:DD ( RTE'den copy:>)
Çok yaratıcı bir giriş olduğunun farkındayım. Biraz önce bizim kulübün sitesine girdim ve yaratıcı yazı yazma kursu diye bir kurstan bahsetmiş kızın biri.Çok önemli birileri vericekmiş bu kursu. Gitsem kesin benimle tanıştıkları için çok mutlu olurlar:D Bu msn ifadeleride olmasa halimiz duman, nasıl gülücez biz blogda yaa. Neyse anlaşıldığı üzere bugün Güz Sancısı'na gittim. Film hakkında bir iki bişi yazmadan geçmek istemedim. Sayın dandik eleştirmen, sade vatandaş olaraktan fikrimi beyan edicim.
Bir kere filmin fragmanını izlediğimde çok etkilenmiştim. Bu filme gidilmeli diye düşünüyordum. Başrol oyuncuları beni kesinlikle ilgilendirmiyordu onu da söylemeden geçmeyeyim. Çünkü genelde Beren Saat ve Murat Yıldırım başrolde diye filme giden çok. Dünde filmin senaryosunu yazanlardan birinin Etyen Mahçupyan olduğunu görünce bu filme gitmek farz olmuştu benim için. Etyen Mahçupyan'ın yazılarına hasta biri olarak filme gittim ama birazcık hayal kırıklığına uğradım. Film eksik kalmıştı. Sadece Rumlar ve sol kesimi anlatan bir film olmuş. Araya birde aşk yerleştirince olmuş size Hatırla Sevgili'nin çakma sinema versiyonu. Rumlar çok acı çekti, onlar çok zor durumdaydı demişler. Peki Türkler ve sağcılar dicem bu işin neresindeydi? Sadece filmde gösterildiği kadarmıydı herşey. Eğer siyasi odaklı bir film çekecekseniz adam gibi enine boyuna herşeyi vermelisiniz.
Ben bu filmden şunları çıkardım: Rumlar haklıydı, Türkler tam bir barbardı. Solcular arkadan vurmaz, arkadaşlarını satmazlar. Onlar vicdanlıdır ve şerefsizliklere göz yummazlar. Sağcılar( sağcı olan behçet'ten yola çıkarak); arkadan vururlar, arkadaşlarını satarlar... Filmde sözde sağcı olan kesim solcu bir genci öldürüyor. Ve o anda göyaşlarınız sel oluyor o çocuğun durumuna. Peki hiç mi sağ taraftan biri solcular tarafından öldürülmedi? Neden bu tarz dizi ve filmlerde hep sol var. Ne zaman demokrat bir dizi/ film izleyebileceğiz. Hatırla Sevgili' de de durum aynıydı. Senaryoyu yazanlardan biri Etyen Mahçupyan olduğu için çok daha iyi bir film izleyebileceğimi düşünmüştüm. En azından her iki tarafıda iyi bir şekilde yansıtan içerisinde aşkında bulunduğu güzel bir Güz Sancısı izlemek isterdim. Neyse bu da böyle geçip gitti. Yine bir siyasi film ve yine ben istediğimi alamadım. Darısı daha iyi bir filme. Belkide Mahçupyan'ın anlattırdıklarının belli bir kısmını ele almışlardır. Ben bi kendisiyle görüşüp sorim bakim:DBide film boyunca bende bir karın ağrısı vardı. Güz sancısı ve karın ağrısı çektim belli bir süre :x
Bugünlerde gözüme çarpan bir şey daha var. Otobüste tutunduğumuz askılıkları reklam mecrası olarak kullandıkları malum. Bunlardan bitanesi de Cif reklamıydı. Cif reklamında şunları görüyorsunuz.
Kolay tutuş
Sağlam duruş
Modern tasarım :))
Bu ne ya. Bir ev kadını ya da Cif kullanacak biri Cif' te bu üç özelliğimi arıyor şimdi. "Mutfakta modern tasarımlı bir Cifim var". Aman ne önemli! Bu ne saçmalık ya. Kim yaptı olum bu reklamı. Ben bile yapmam bunu şu halimle. Briefi kim verdiyse saçmalığın daniskası olmuş bu bence. Cif dediğin ayğazın üstündekileri kolayca çıkardımı birde bunun üzerine güzel bir kokusu oldumu bitmiştir demektir.
Gelelim ikinci reklama. İnci Akü reklamı: Reklamda manken gibi acayip bir hatun İnci Akü ile ilgili bir kaç laf ediyor. Ve o tarz bayanlar gidip arabalarına İnci Akü alıyor. Reklamdaki kadın resmen yabancı ama reklam Türkiye'de yapılıyor. Ya bi akü reklamı ancak bu kadar alakasız olabilir. Neden akü reklamında o kadın oynar hatta ve hatta neden kadın oynar. Bu fikirlerimden bir kaç gün sonra reklamdaki manken boyutlu kadın gitti ve yerine uygun tipli bir erkek oyuncu geldi. Bende bu aküye bu adam yakışır işte dedim. Ve reklamı yapanların iç sesime kulak verdiğini hissettim :=))
Bu akademik ve güzel yazıyı sonlandırıyorum. Vızzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz ...

31 Ocak 2009 Cumartesi

WORLD ECONOMIC FORUM, LAFI BÖYLE KORUM:)

En sevdiğim yazı başlığı bu olucak heralde. Gündem bomba bombaaaa. Gövde gösterisi yapan yapana. İsrail'in Gazze'ye karşı yaptığı gövde gösterisinden sonra şimdi de Erdoğan İsrail'e ( Şimon Peres'e) gövde gösterisi yaptı. Tek kelimeyle çıkışı süperdi. Fakat gaza geldiği de gözle görülür bir şekilde ortadaydı. Gaza geldi çünkü millet " ooo Tayyip, ooo" falan diye alkışlayınca olay koptu. Davos'ta Tayyibe yapılan tam bir felaketti. Möderatör otomotiğe bağlamış bir şekilde Tayyibin kolunu tutuyordu:) Tayyip mükemmel bir tepki verdi. Eğer bunu yapmasaydı bazı medya kanalları " Tayyip yine alttan aldı..." gibi başlıklar atacaklardı gazetelerine. Ayrıca köşe yazarlarıda ağızlarını açıp gözlerini yumacaklardı. Demekki Tayyip öyle "uysal koyun" değilmiş. Demekki zeki ve çevikmiş:D Bütün bunlar Tayyibin seçim ekmeğinin üzerine yağ sürdü. Oylarda yükseliş olacağı malum. Bazıları Tayyip mi ayarladı bunları diyordur. Eminimki Tayyip böyle bir ayar yapmadı ama Davos'ta bir şeyler ayarlanmış olabilir. Türkiye'nin Gazze'ye verdiği destekten rahatsız olanlar, "Davos'ta birşeyler yapalım, Tayyip nasıl olsa sessiz kalır. Bunun üzerinede medya tarafından bombardımana tutularak AKP hükümetinin çıtası aşağılara düşürülür." diye planlamış olabilirlerdi. Planlar tutmadı ve Tayyip tepkisinin gösterdi. Böylece kaybeden Davos'ta plan yapanlar, kazanan ise Tayyip Erdoğan oldu. Peres'e karşı Erdoğan' ın söyledikleri çok iyiydi. İsrail'e karşı Türkiye'nin duruşu artık belli. Gelecek neler gösterecek, izleyelim ve görelim...

Sayın Peres, benden yaşlısın.Sesin çok yüksek çıkıyor, biliyorum ki sesinin bu kadar yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisidir...

R.T.E



4 Ocak 2009 Pazar

EL- İNTİFADA !!!!!!!!!!!

El-İntifada müstemirra
Hatta tağudel ardu hurra
El-İntifada El-İntifada
Bil Kur’an-i bil migla
Hacim hacim fil gıta
Bıddaffe kames sira
Beynel aye vel hide
Bil-intifada,Bil-intifada
El-İntifada müstemirra
Hatta tağudel ardu hurra
El-intifada El-İntifada
Et falun halfel hudud
Ve hicare tuhum ker’ruud
Hayber hayber ya yahud
Ceyşi Muhammed sevfe yeud
Bil-İntifada,Bil-intifada
El-İntifada müstemirra
Hatta tağudel ardu hurra
El-intifada El-İntifada
Yebnel kudsil abiye
Eş-elha İslamiyye
Eş-elhab nuril Kur’an
Veshab min kullil buldan
Bil-intifada,Bil-intifada
El-İntifada müstemirra
Hatta tağudel ardu hurra
El-intifada El-İntifada

FİLİSTİNDE ÇOCUK OLMAK BÖYLE BİR ŞEY;

Gürültüler duyuyorum yakınlardan ve genzim yanıyor. Annemse durmadan ağlıyor. Babam kapıda nöbet tutuyor. İnsanlar bağırıyor, ağlıyor. Kimileri dualar okuyor, kimileri küfürler savuruyor. Sonra küçük evimizin çatısı çöküyor. İçeriyi duman bulutu kaplıyor. Birisi silah çıkarıyor bomba atıyor. Annemse onlara yalvarıyor. Sonra adamlar bana bir silah doğrultuyor. Savaş yedi yaşında benden hesap soruyor.Gözyaşım benden hesap soruyor. Gözyaşım artık acı akıyor. Hayat benim için son buluyor.

2 Ocak 2009 Cuma

MUHAMMED'İN ORDUSU, KAFİRLERİN KORKUSU

"O başlık ne alaka, resmen iki aydır yazı yazmamışsın şimdide bir sloganla gönlümü mü almaya çalışıyosun? Yuhhhhhh, yuhhhhh... "( İçimdeki ses blogumun bana bunları sözleri sarfettiğini söylüyor)
Evet çok slogan vari bir giriş yaptım çünkü eyleme gittik bugün. Gittik derken? Ben ve okulda üye olduğum Özgür Açılım Kulübü'nde ki arkadaşlarım. İsrail'in Gazze' ye karşı bitmek bilmeyen o hain saldırılarını kınamak için birkez daha binlerce insan meydanlardaydı. Eylemde hoşuma gidin tek slogan başlığa koyduğum isimdi. Çok anlamlı ve harika bir slogandı. Haykırdım resmen! Gelgelelim, eylem izlenimlerime. Çok fazla memnun kaldığım söylenemez. Müslümanlar olarak bizler daha eylem yerinde birliği sağlayamıyoruz. Çok sinirlendim, çokkkk. Birçok kişi sanki oraya sadece şovenist gösteriler yapmak için gelmiş. Arkadaşının omuzuna çıkmış, holigan gibi etrafa sloganlar savuruyo. Sen kimsin kardeşim, oraya geliş amacın ne! Adam gibi dur, sen MÜSLÜMANSIN!
Bazılarının inandığı birşey var: " Eylem yapınca noluyo, hiç bir şey olmuyo" diyorlar. Evet İsrail Gazze'den çıkmayacak belki ama en azından Müslümanları görecek. Bunlar uyumuyor, kardeşlerini unutmuyor, korkmuyorlar diyecek. Bizler eylem yapmalıyız fakat eylemden daha önemli olan birşey var. O da İsrail mallarını boykot etmeliyiz. Ama daha bu malların kesin olarak hangileri olduğunuda bilmiyoruz. Her yerde bir sürü " boykot listesi" var. Bence sahibi yahudi olan mallar değil, sahibi siyonizme hizmet eden mallar boykot edilmelidir. Bunun içinde ciddi, güvenilir bir liste lazım. Ömür boyu boykot etmekte gerekmiyor. İsrail için bir onbeş günde yeter. Eğer biz istikrarlı bir şekilde boykot edersek, İsrail eninde sonunda bırakacak. Çünkü ticaretle vuruyor olacağız o zaman. Sadece bağırmak ve iki üç gün sonrada evlerimize çekilip oturmakla bir şey olmuyor. Ciddi bir boykot lazım. Bunun içinde birilerinin ön ayak olması lazım.
Dönelim yeniden eyleme. Genç sivillerin darbeye karşı yaptığı eylem daha iyiydi. Üstelik burdaki insanların yarısı yoktu bile. Benim o gün sesim kısılmıştı. Ama bugün o havaya dahil olamadım. Çünkü insanlar çok gereksiz davrandılar. Zihniyetler çok bozuk. Kadın almış küçücük çocuğu eyleme getirmiş, hava acayip soğuk. Ne işin var senin orda. Sonrada bebek arabasını milletin üstüne sürüyor. Ayrıca bir sürü İsrail bayrağı yakıldı. Çok tehlikeliydi bu bence, birileri yanabilirdi çünkü hava rüzgarlıydı. Neyse ya, ben hiç bir şekilde adapte olamadım bugün. Çok samimiyetsiz bir ortamdı. Oraya gitmemin tek nedenide Katil İsrail'in Müslümanların korkak olmadığını görmesini istememdi. İsrailliler"MUHAMMED'İN ordusu, israilin korkusu" desinler istedim. Gazze' de her türlü zulme maruz kalan kardeşlerim için duam " Allahım sen Ebabil kuşlarını bir kez daha, yolla. Bir kez daha aramızdan Selahaddin Eyyübi gibi kahramanlar çıkart ..."

FaTmA