11 Ekim 2008 Cumartesi

MÜZİSYENLER KAHVESİ

Silahtarağa kampusünde ne işimiz var bizim? İkinci sınıfa geçeceğimiz günler yaklaştıkça bu soruyu sürekli sorar olmuştuk. Sınıf atlıyoruz diye sevinsemiydik, yoksa kampüslerimiz ayrılıyor diye üzülsemiydik anlamamıştık. Ortaya çıkan yeni kampüs olayı iletişim fakültesi ile iktisadi ve idari bilimler fakültesini birbirinden ayıracaktı. Yelda ve bende dâhil olmak üzere arkadaş gruplarımızda bir hüzün havası mevcuttu. Aynı okuldaydık, istediğimiz zaman görüşebilirdik evet. Fakat eskisi gibi derse girmeyip kantinde gırgır yaptığımız günler, dersteki komik hallerimiz… Hiçbiri eskisi gibi olmayacaktı. Bir şeyler eksik kalacaktı belliydi. Her gün “ belki bu senede geçmeyiz abi bu kampüse” cümlesi dilimizden düşmez olmuştu. Malum arkadaş gruplarımızda ayrılık rüzgârları esmeye başlamıştı bile. Herkes kendini ayrı kampüslerin öğrencisi olmaya alıştırsa iyi olacaktı anlaşılan. Okullar açılınca planlar harekete geçirilmeye hazırdı. Kuştepe – silahtar arası mekik dokuma çalışmaları başlıyordu. Bazılarımız Kuştepeden, bazılarımızda silahtardan seçmeli dersler alarak daha fazla birlikte olmak için koşuşturmaca içerisindeydik. Bu arada boş durmuyoruz tabi. Yelda, ben ve diğer arkadaşlar etrafı keşfe çıkmaya karar vermiştik. Çok güzel, küçük ve mütevazı mekânlar vardı. Herkesin gelmediği yerler daha fazla dikkatimizi çekiyor. Anlayacağınız popüler yerler bize göre değildi. Silahtarda, bizim okulun arkasında kalan çok güzel bir pastane var. Çay ve tatlı ihtiyacımızı orada gideriyorduk. Sıcak çaylar ve çaydan daha sıcak olan muhabbetlerimiz bitmek bilmiyordu. Okulun çevresindeki keşiflerimizden sonra Eminönü’ne geçmiştik. Her gün Eminönü’nden otobüse binip, silahtara doğru yol alıyorduk Yelda ile. Otobüsteki muhabbetler çok koyu olur bazen. Bazende sabahın erken saatlerinde kalkıyor olmamızdan dolayı, her ikimizde kulaklıklar kulağımızda müzik eşliğinde yolculuk yapmayı tercih ederdik. Yelda’yı dinlerken ya da müzik dinlerken etrafa göz atıyordum her zaman. Kadir Has Üniversitesi’nin önünden geçerken, tam üniversitenin hizasında inanılmaz güzel balık lokantaları ve kafeler var. Her geçişimizde ikimizden biri “ ya abi bir gün şuraya gelelim” demekten kendimizi alamıyoruz. Bu fikri birkaç kişiye daha söylemiştik. Fakat mutlaka birilerinin mazereti çıkıyordu ve keşif işi yarım kalıyordu.

Laleler eşliğinde devam eden otobüs yolculuklarımızda ilk günden beri gözüme çarpan bir yer vardı. Haliç kenarında Boston İskelesindeki “ Müzisyenler kahvesi”. İsminden dolayımı, yoksa mimarisinden dolayımı dikkatimi çekti bilmiyorum. Ama burayı kafama takmıştım bir kere. Ziyaret etmemek olmazdı artık! Bir iki seferden sonra Yelda’ya “ abi şu müzisyenler kahvesini çok merak ediyorum. Nasıl bir yer acaba? Kesin gelelim bir gün buraya” diye söylenmeye başlamıştım. Verdiği cevaptan sonra anlamıştım ki, sadece benim dikkatimi çekmemiş burası. Meğer bir diğer yol arkadaşımız Betül’de de merak uyandırmıştı bu mütevazı mekân. Anlaşılmıştı, bir organizasyon yapma zamanı gelmişte geçiyordu bile. Ama her seferinde birilerinin işi çıkmıştı yine. Ne zaman söylesek “tamam abi bir gün gideriz” cümlesinden ileriye gidemedik. Okul zamanı yetmiyormuş gibi, birde sıcak yaz günlerinde staj mevzusundan dolayı Yelda ile yine birlikteydik. Bıkmadan, usanmadan tam gaz maceralarımıza devam ediyorduk. Herkes halinden memnundu tabi. Malum stajyerken vize, final, proje gibi dertleriniz olmuyor. Bizde şu müzisyenler kahvesine gitme zamanı geldi diyerek, Cuma günü gitmek üzere karar kılmıştık. İsminden dolayı olsa gerek bende bir heyecan uyandırmıştı bu kahve. Müzisyenler Kahvesi ya, acaba müzisyen tipler mi geliyor ya buraya”diyordum ikide bir. Biraz araştırsam iyi olacaktı bu müzisyenler kahvesini. Google sağ olsun yine çok paylaşımcı davrandı ve bilgilerini benimle paylaştı. Aslında zamanında ( XIX. Yüzyılın ikinci yarısı) müzisyenler gelirmiş buraya. Hatta müzisyenler, edebiyatçılar, aydınlar toplantı yaparlarmış burada. Toplantı dediysem öyle günümüz toplantıları gelmesin akla hemen, meşk ederlermiş yani. Büyük Dede Efendi’den tutun Itri, Eyyübi Mehmed Bey ve Zekai Dede efendi’ye kadar birçok önemli sanatkâr buraya gelirmiş. Her ne kadar 1986 yılında Haliç kamulaştırma çalışmaları sırasında yok olmaya yüz tutmuş ve daha sonra yeniden restore edilmiş olsada hala o büyüyü hissedebiliyorsunuz orda. Mekânın geçmişine uygun bir şekilde mimarisin olması; ahşaptan yapılmış yüksek tavanları, kocaman avizeleri, ahşap döşemeleriyle geçmişiyle özdeşleşen bir yapısı var. Ayrıca Eyüp’ün o tarihi kokusuda üstüne sinmiş durumda.

Kahveye gittiğimizde Yelda’nın da benimde aklımızda bir soru vardı. Kim, ne zaman soracaktı o soruyu? Sonunda karar verdik ve Yelda sıcaktan bunalmış bir şekilde dondurmalarımızı yerken garsonun yanına yaklaşıp “ buraya müzisyenler geliyor mu şimdide?” diye sordu. Biz garsonun “ evet evet bir sürü ünlü müzisyen buraya geliyor.” Demesini bekliyorduk herhalde. Çünkü cevabı duyunca “ aaa” dedik ikimizde. Garson “ eskiden buraya müzisyenler gelirmiş, şimdilerde kimse gelmiyor” dedi. Popüler tipler olmasa bile, belki de gerçek sanatçılar hala buraya geliyordur diye düşünmüştüm bir an. Yaşlı amcalar soluklanmak, genç çiftler ise muhabbetlerine kaldıkları yerden burada devam etmek için geliyorlardı belli ki. Biz oradayken de etrafta birkaç yaşlı amca, teyze ve gençler vardı.

Aslında eskiden kahve kültürü çok önemliymiş. Kahvelerde öyle. Osmanlı zamanında ( II. Selim ve III. Murat zamanında) 600’ü geçen kahve varmış. İnsanlar buralarda oturup muhabbet, sohbet ederlermiş. Şimdiki gibi teknoloji kurbanı olmadıkları için, hoş sohbetler pek bir manidar olurmuş. Her ne kadar günümüzde de kahveler olsada, eskisi gibi değil hiç bir şey. Artık insanlar kahvelere gitmek bile istemiyor. O eski kahve kültürü bozulmuş durumda. Herkes evinde oturup müptelası olduğu dizinin saatini bekliyor. Hâlbuki içimizde hala bir özlem var bu kültüre. Ne de olsa Türk insanı muhabbeti sever. Nerde olursanız olun, hiç tanımadığınız bir kişiyle koyu bir muhabbete dalabilirisiniz. Ekmek Teknesi dizisinde ki Heredot Cevdet karakteri gibi birkaç kişi olsa kimse kahvelerden çıkmazdı herhalde. Her kesimden insan dizilerin geleceği saati bekleyeceğine, Heredotları beklerdi.

Bizim içim Müzisyenler Kahvesi mimarisiyle, mütevazılıyla vazgeçilmez olacaktı belliydi. Üstelik fiyatlarıda fena değildi. Öğrenci milletini aşmazdı yani. Ayrı kampüslerin öğrencileri olan bizlerde Dede Efendi, Itri… Gibi burada arada bir toplanıp meşk edebilirdik artık. Bir yeni mekân daha belirlemiştik, koyu muhabbetlerimizde bizi misafir etmesi için.
NOT:Şimdi aynı kampüsteyiz:))